Business

27 Aralık 2013 Cuma

   'Bir ülkede gündem nasıl olur da bu kadar hızlı değişebilir' sorusuna cevaben verilebilecek en somut örnek Türkiye'dir. Türkiye'den kastım yaşadığımız ülke yani. Hayır başına T.C falan koymadım belki anlayamazsınız diye diyorum.

   Geçen gün fotoğraflarındaki bayraktan anladığım kadarıyla Burkina Faso'lu bir amca Facebook'tan mesaj attı. Bir de baktım ki kargacık burgacık bir şeyler yazıyor. Hemen Google Translate'i açıp Türkçe'ye çeviri yaptım. Şu yazıyordu: 'Akşam Ezanın'dan önce evde ol, gelirken de iki ekmek al. Unutursan da sakın eve gelme!' Allah Allah dedim. Düşündüm, düşündüm ve düşündüm...

   'Acaba gitsem mi kalsam mı' ikilemini yoğun bir şekilde yaşıyordum. Adam beni evine çağırıyordu. Hem de ısrarla. Bu kadar istediğine göre bir bildiği olmalıydı. Hemen aklıma annemin bana küçükken verdiği nasihati getirdim. 'Tanımadığın insanlar seni çağırırsa sakın gitme emi oğlum.' Kulaklarımda bu söz yankılanıyordu. Maazallah şeker verip güldürebilirdi o amca beni.

   Sonrasında gitmeme kararı aldım. Zaten yol parasını da denkleştiremeyecektim sanırım. Facebook'u açıp cevap yazdım. 'Afedersin amca birine benzettin galiba' dedim. Hemen cevap geldi. 'Kusura bakma' dedi. 'Seni oğlum sandım.' 'Çok mu benziyo bana' diye sordum. 'Bilakis hiç benzemiyor evlat' dedi. 'Nerelisin' diye sordu akabinde. Türk'üm dedim. Doğruyum çalışkanım diye sıralayamadım. Zira herkesi benim gibi sanabilirdi. Hemen cevap yazdı: 'Madem Türk'sün adının başına T.C koysana be adam' dedi. Çok şaşkındım...

   Evet adam resmen Türkçe konuşuyordu. Dayı dedim 'sen nereden öğrendin Türkçe'yi?'. 'Yeğen' dedi. 'Sizin cümle cemaat adının başına T.C koymuş. Ben de merak ettim bu neyin nesi diye. Hemen biraz araştırma yaptım sonra açılımını buldum. Sonrasında anlamını merak edip gittim ve Türkçe sözlük aldım. Derken bir de baktım Türkçe'yi söküvermişim.' dedi. Önümüzdeki yıl Türkçe Olimpiyatlarına katılacakmış.

   'Hatta' dedi ve devam etti 'Arapçayı da öğrenicem'. 'Yuhhh' dedim. 'O niye ki?' 'Olimpiyattan aklıma geldi' dedi. Olimpiyatları düzenleten Gülen Hoca var geçen onu gördüm ilk defa ağlamıyordu ve çok sinirliydi' dedi. 'Arapça bir şeyler söylüyordu.' 'Hee' dedim 'o başka. Orada o beddua ediyor dedim.' 'Sizin Türkçe de beddua yok mu' dedi. Bir şey diyemedim. Sustum. Böğrüme öküz oturdu. 'Hem' dedi 'senin yüzünden bu akşam aç kaldık.' 'Neden' dedim. 'Benim oğlana söylüyorum sanıp sana mesaj atmışım, yaşadığımız yerde ekmek satılmıyor ve oğlum neredeyse dönmek üzeredir.' 'Senin hatan' dedim. Köpürdü. Adının başına T.C yazsaydın senin Türk olduğunu anlardım aç kalmazdık dedi...



   İşte o an bir şey 'donk' etti. Evet adının başına T.C yazan onca insan haklıydı. Kendimden utanıyordum. İntihar etmeyi düşünüyordum adeta. Kendimi öldürüp intahar süsü vermeyi feci halde kafama yatırmıştım. Fakat sonra vicdanım sızladı hemen 155'i arayıp kendimi ihbar ettim.

                                                                    (Bakanın Evi)
          (Verdiği mesaja da bir bakın. Yani diyor ki: Benim ağa babalarım emretti, kökünüzü kazıyacağız)

    Aradan henüz 7 dakika geçmişti ve kapı çaldı. Gidip açtım. Görüntüdeki polislerden farkı olmayan birkaç tanesi geldi. 'Destur var mı?' demeden girdiler içeri. Bir tanesi yine oturdu koltuğa. Bacak bacak üstüne attı. Hatta yetmedi bacaklarını arkadaşının bacaklarının üstüne attı. Neler oluyor demeye kalmadan yemek muhabbetine başladılar. Belli ki açtılar. Çok geçmeden mutfaktan getirdiğim çorbaları da höpür höpür yuttular zaten.

   Bir müddet sonraysa kendimizi okey oynarken bulduk. Hatta yan masadaki polisler balkon oldukları için pişti oynuyorlardı. Tabi sıkıldılar çok geçmeden. Batak oynamak istediler, fakat eleman yetersizliği nedeniyle takviye ekip çağırdılar. 10 dakika sonra kapı tekrar çaldı. Açtım. İki polis daha vardı. Aldım içeri ben de. Birinin elinde para sayma makinesi vardı. 'O da ne?' dedim ve irkildim. 'Kusura galma gardaş el alışkanlığı işte' dedi. 'Her gittiğimiz yere götürüyok nolur nolmaz diye' dedi. Peki dedim. O gece çaylarını kahvelerini içirip yolladım. 

   Evden çıkarlarken birinin gözü ayakkabılıktaki ayakkabı kutusuna ilişti. Adeta gözü dönmüştü. Diğer polislerle elbirliği yaparak gözünü yerine getirdik. Sonra hemen hışımla kutuyu açtı. Kutu boştu. Akabinde üst kapağına baktı. 'Tekrar Deneyiniz' yazısını görünce ağlamaya başladı. 'Üzülme dedim elbet bir gün ben de bağış toplarım, ama İmam Hatip Lisesi ya da Avrupa'da sadık bir Üniversite yaptırdığımı anlayınca savcılığa sunduğum dekontları görmezden gelmek yok. Tamam mı' dedim. Kafasını okşadım.Yanağından makas aldım. Makası alıp görev için taşıyoruz deyip cebine attı. 'Bu' dedi 'bizim suçumuz değil kartellerin ve medyalarının suçu.' Sarıldık 'sus' dedim. Beddua etme belki döner seni bulur.

   Herkes aracına bindi. O polisi bırakmadım. Elimi omzuna koydum. Bürokrasideki paralel cuntayı bulup inlerine kadar gireceğimi söyledim. Bir şey diyemedi. Sustu. Koşarak yanımdan ayrıldı. Umarım o da intahar etmeyi falan düşünmüyordur. Ya da ne farkeder ki eğitim zayiatı da olsa öyle söylenmeyecek mi?

   Daha haziran ayında polisle kanlı bıçaklı olanlar, şimdi polisi kucaklamaktan fıtık oldular. Dengelerin böylesine değişebildiği bir ülkede hem kimliğinizi belli edip hem safınızı koruyorsanız takdiri hakediyorsunuz demektir.

   Söz konusu yargısız infaz oluncaysa memleketimde o kadar çok cellat oluyor ki anlatamam. Aslında anlatabilirim de dilim varmıyor. Dilim varsa da toplum içerisindeki kutuplaşmayı düşününce o kelimeler o ağızdan çıkmıyor. 

   Tilki vaaz vermeye başladıysa gözünüz tavuklarda olsun. Hoş bu seferki hikayede tilki ile tavuk aynı safta. Milyonda bir görülecek bir olay. Takke de düştü, tekke de. Kel mi? Apaçık görünen bir manzara. 13 ay önce çarşaf çarşaf gazetelerde resimleri basılan adamlar ancak tutuklanabildi. Ne yazık ki dersane meselesi yeni gündeme geldiği için bu olayla karşı karşıyayız. Dersane meselesi daha önceleri patlak vermiş olsaydı şimdi daha huzurlu bir ülke olabilirdik. Yakında bu şekilde işsizliğe de son verilmesi bekleniyor :'Başbakan'ı Twitter üzerinden Avrupa'ya şikayet edebilecek, ingilizceye hakim, bıyıklı elemanlar alınacaktır.' İllegal örgütlenmelerle illegal istihdam, başka ne denebilir ki? 

Fırsatını bulabilirseniz işte böyle bu ülkede en çok yol yapan adamları yolsuzlukla suçlayabilirsiniz. Evet ziyadesiyle ironik bir ülkeyiz. Kimi ateşte pişiyor, kimi çamur kalıyor...

Sözü bilen kişinin, yüzünü ak ede bir söz
Sözü pişirip diyenin işini sağ ede bir söz
Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı
Söz ola ağulu aşı, yağ ile bal ede bir söz
(Yunus Emre)
   

18 Aralık 2013 Çarşamba

   Gün geçmiyorki bir yazım yanlışı daha yapılmasın. Önceki cümlede yanlış bir yazım kullandım. Evet ''Ki'' yi birleşik yazdım ve yanlış kullandım. Peki bunu niye yaptım? Böyle bir şeye gerek var mıydı? Hemen açıklıyorum. Ki' yi yanlış kullanarak dersanelerin kapatılmasına ilgi çekmek istedim. Neticede bir ilgi eki. Bari bir işe yaramalıydı.

   Üzülmeyin. Su akar yolunu bulur. Ama zaten üzülmemiştiniz değil mi? İşte siz busunuz. Çok yazık. Bu durumu nasıl hazmedebiliyorsunuz anlayamıyorum. Son milenyumdan öncelerden beri bahsedilen bir meseleyi daha yeni duydunuz değil mi? Eğitime darbe niteliği taşıyan bir olaya bu kadar duyarsızsınız demek ki. Öyle olsun bakalım. 



   Sahi eğitime nasıl bir darbe vurulmuş oldu önce bunu bir açıklayalım. 

1-) Ailenin cebinde fazladan 3000 tl dolaylarında bir para kalmasın.

   Evet minimal bir örneklem düşünelim. Asgari ücretle ev geçindiren bir baba olsun. Yanlış anlamayın aslında hiç olmasın. Ama örnek olduğu için bu bir istisna olarak kalsın. İstirham ediyorum sözümü kesmeyin. Asgari ücrete de bol keseden 900 tl diyelim. 1 yılda bu haneye girecek olan para 10.800 tl'dir. Düşünün bu paranın en az 3000 tl'si çocuğun dersane ücreti olarak harcanıyor. Geriye 7.800 tl gibi devasa bir meblağ kalıyor. Şimdi size bu parayı harcamak mı yoksa fazladan 3000 tl'yi harcamak mı kolay diye soruyorum. Tabi ki de 7.800 tl'yi harcamak çok daha kolay. Öyleyse ne gerek var fazladan ihtiyaç üretip 10.800 tl ile harcama yapmaya? Görüyorsunuz ki bu çok kötü bir şey. Ailelerin kafası karışmasın. Yani hane geliri 7.800 tl olsun diye dersaneye evet...

2-) Çocuklarımız yarış atı olarak kalsın

   Dersaneler kapatılırsa ne olur bir düşünün. Ya da düşünmeyin ben söyleyeyim. Evet bir öğrenciyi ele alalım. Ama o kadar büyük bir eliniz yok değil mi? Haklısınız. Söz konusu olan öğrenci gece gündüz durmadan ders çalışıyor. Sürekli bir şeyleri ya da birilerini geçmeye çalışıyor. Bundan daha güzel bir şey olabilir mi? Hırs küpüne dönen öğrencilerimizin tatminkarlılığını minimize etmek ve amaçlarını taze tutmak için dersaneye evet...

3-) Sınav sistemi değişmesin

   Sınav sistemimizin mükemmel olduğunu hepimiz biliyoruz. Fakat düşünsenize artık kaderiniz 3 saatlik bir sınav ile belli olmayacak. Çok monoton değil mi? Heyecan bunun neresinde ha sorarım size? Sınavın test çözme usülüne göre yapılmadığını bir hayal edin. Ahahah hayal gücünüze hayran kaldım doğrusu. Peki salladığınız bir sorunun tutmasının artık mazide kalacağını ve artık böylelikle hakettiğiniz yeri tesadüfen kazanamayacağınızı söylesem hıçkıra hıçkıra ağlamaz mıydınız? Bahtınıza küsmez miydiniz? Öyleyse olasılığın var olarak kalması ve daha heyecanlı bir Türkiye için dersaneye evet...

4-) Dersane hocaları milli eğitime geçirilmesin

   Yıllardır test usulüne göre alışagelmiş caanım hocalarıma bu haksızlık olmaz mı? Düşünün herhangi bir lisede hocaya bir soru soruyorsunuz ve sizden şıkları söylemenizi bekliyor. Hattı zatında eleme yoluyla doğru cevabı bulmaya çalışacaktır. Koskoca hocaların bu değil bu hiç değil bunlar sıradan, beni anlamıyorsunuz diyerek atarlı birer eğitmen haline gelmemesi için dersaneye evet...

5-) Dersaneler Özel Okul Olmasın

   Yıllardır altı kaval üstü şişhane olarak dizaynı yapılan dersanelerin kocaman bahçeli birer saraya dönüşmesi kadar büyük bir haksızlık olabilir mi? Ne kadar arsa teşviği, yetersiz öğrenci halinde zarar karşılama garantisi ya da vergi muafiyeti getirirseniz getirin bu bir maymunun ağaca tırmanmasını beklemek gibi bir şey olmaz mı? Hiç mi vicdanınız yok? Vicdanımızın sızlamaması için dersaneye evet...

6-) Terör hortlamasın

   Dersaneler terörün bitirilmesi husunda önemli bir paydaş konumundalar. Geçen bir tane gerilla'yı dersanede gördüm. Kalemiyle öğretmene suikast düzenlemeye kalktı. Biz de ona gülünce kalem kılıçtan keskindir dedi. Bir şey diyemedik sarıldık, ağladık, artık dünya bize megri megri diye şarkılar söyletebilirdi. Duygusaldık. Dersane kapanırsa ne yapar bir düşünün. Gerillalar kaleme sarılsın diye dersaneye evet...

7-) Global Krize dur denilsin

   Yunanistan'ın hali içler acısı. Ukrayna sokaklarda, İspanya'da işsizlik gırla... Dersaneler kapatılırsa ne olur bir düşünün. Onlar da insan, onlara da yazık, yaşamak onların da hakkı değil mi? Öyleyse küresel ekonomik krize son vermek için dersaneye evet...

8-) Fahiş akaryakıt fiyatlarına ayar çekilsin

   Gece yarılarında 10 kuruşluk zam yapıp 2 gün sonra 7 kuruşluk indirime sevinir hale mi geldiniz? Toplu taşıma araçları sizi daha mı çok cezbediyor? Otomobilinizi satıp benzin mi almaya karar verdiniz? Öyleyse ucuza akaryakıt sahibi olabilmek için dersaneye evet... 

   Aman azizim dersanelerin faydaları saymakla bitmez. Biraz daha sosyalleşebilmek için dersane kapılarında pinekleyen çocuklarınıza bunu çok görmeyin...

   Diyelim ki eğitim hikaye, çocuğunuzu gönderdiğiniz kurumun yegane amacı çocuğunuza Hak'tan hakikatten bahsedip doğruyu öğretmek olsun. Pek tabi bunu ücretsiz ya da çok cüzi ücretler karşılığında yapacaklardır değil mi? Hıhııı haklısınız. Kesinlikle bunu size çok görmeyeceklerdir. Bence bir teklifte bulunun siz. 

   Dersaneler ne yapar sorusuna gelince öncelikli amaç bir üst seviyedeki kurum ya da okullara öğrenci yerleştirmek değil mi? Peki dersaneler var diye daha fazla alım yapılıyor mu? Öyleyse bu koşuşturmaca niye usta? 

   Bunun yanında eğitim sistemi ve üniversite sınavının değişmesi gerekmiyor mu? Evet elbette. Ama zaten vaadedilen bu değil mi?

   Gönül isterdiki her şey uyum içerisinde dönüşüme uğrasın. Fakat bir şeyler uğruna karşı saftan birileriyle anlaşarak safsatalar üretmek ne kadar vicdana sığar? Neyse ahde vefa gereği daha fazla devam edemiyorum vicdanım sızlıyor.

Dersane dediğin de neticede bir kul yapısı
Olmasaydı keşke amacınız bari rant kapısı...

2 Aralık 2013 Pazartesi

   Gün geçmiyor ki bir dengesizlik, bir çetrefillilik,  bir şabalaklık yaşanmasın. Gün geçiyor ki, yaşanıyor. Zamanı durdurmak ta ne mümkün efenim. Zamanı yeterince zan altında bıraktıktan sonra, konuya girmek istiyorum. Tabi konunun da izniyle..

   Efendiiim günlerden bir gün, yani aslında o gün geçen gün oluyor, Kamil isminde bir vatandaş yanıma geldi. Kamil kısa boylu, kendi halinde, halim selim bir kardeşimiz. Tipini de nasıl tarif edeyim? Hani şu eski Yeşilçam filmi ve karakteri Hüdaverdi var ya, heh işte, onu, bi on yaş büyük düşünün. Düşünemediniz değil mi? Yani hayal gücünüzün benimki kadar engin olmaması, sizi üzmesin dostlarım. Allah vergisi işte... Neyse Kamili biraz canı sıkkın gördüm. -Ne oldu Kamil neyin var diye sordum haliyle. Abi içim çok sıkılıyo, dağalıyoğum dedi. Sıkıntıların isminden kaynaklanıyor olabilir dedim. Ve ekledim. -Kamil diye isim mi olur lan? Ahahah. Özür dilerim sinirim bozuldu. Abi istiğham edeğim, ismimle dalga geçme dedi. İstiğham ne demek olum, beni tehdit mi ediyosun diye çıkıştım kendisine. Keşke o son tokatı vurmasaydım. Ağlamaklı gözlerle bana baktı kaldı. Kendini biraz toparlayınca anlamını anlattı bana. Kamil demek kemale eğen demek dedi. 'Oğlum bak manyaklaşma geliyo bi tokat daha. Kemale neden Eren diyelim lan' diye tekrar çıkışınca morali iyice bozulup, gitti diğer masaya oturdu. Sonra gidip uyardım kendisini -'Masadan in ve sandalyeye otur. Biraz kalıbının adamı ol' deyince hak verip sandalyeye oturdu. Ben de biraz sakinleştim bu durum karşısında.

      SIKINTI BÜYÜK!
   Her neyse. İkimiz de daha sakindik artık. Fakat Kamil'de bir suçluluk psikolojisidir aldı yürüyor. Süt dökmüş kedi gibi... -Tamam. Bak artık sakinim. Neymiş sıkıntın anlat bakalım dedim. 'Ben' dedi, ve bir şeyler boğazına dizildi. Yavaş ye şu püskeviti hayvan, boğulacaksın dedim ve su içirdim. Tekrar başladı. Abi ben Tüğkü söyleyemiyoğum dedi. Önce bir sert bakış attım, sonrasında daha sert bir bakış, derken suratım büzüş büzüş oldu. Derin bir nefes aldıktan sonra kendimi tutup -Eee dedim. Abi dedi bu yüzden canım sıkkın. Oğlum dedim sakince, zaten sesin fok gibi, fok balığı bile halt etmiş, gel vazgeç şu türkü sevdasından diye ikna etmeye çalıştım. Birden ağlamaya başladı. Böğrüm burkuldu. Bi şey diyemedim.  Sustum. Zamane gençliğiydi işte...

   Aradan bir kaç dakika geçti, abi dedi. -He Kamil. Yanlış anladın dedi. 'ğ' hağfini söyleyemiyoğum dedi. Eee dedim bunun türküyle ne alakası var? Hem sen 'ğ' harfini söyleyebiliyorsun gerçekten inan bana dostum dedim. Gerizekalının 'ğ' değil de 'r' harfini söyleyemiyor olmasını anlatması epey zaman aldı. Allah'tan o kalemi bi yerlerden buldu. Yoksa hala derdini anlatamıyor olacaktı. Ahahah şapşirik ya. Neyse konuya dönelim. Dedi ki 'tüğkü söylemeyi kastetmemiştim.  Tüğk kelimesini söyleyemiyoğum. Tamam olsun sıkma canını diye teselli etmeye çalıştım. Abi işte bundan canım sıkılıyoğ dedi. Nasıl dedim. Anlattı. Bir söz vağ Ne mutlu Tüğk'üm diyene diye biliyosunduğ. İşte ben Tüğk'üm diyemiyoğum abi. Bu yüzden mutlu değilmişim meğeğ yeni anladım dedi. Bir an düşündüm. Çocuğa içim acıdı. Gerçekten haklıydı. Türk'üm diyemiyordu. Ve mutlu değildi. Ecdadımızın bir sözü daha tecelli etmişti. Bizse sırf Türk olduğumuz için hunharca gülüyor ve eğleniyorduk. İşte hayat onun için böyle acımasız ve gaddardı. İşte o an onu kaale almamam gerektiğini anlamıştım. Türk'üm diyemiyordu. Ve artık Türk olmasının bir anlamı kalmamıştı. Artık tarafımdan ikinci sınıf vatandaş muamelesi görmeliydi. Ve onu ezmek için garsondan hesabı istedim ve onun içtiği çayın parasını da ödeyerek yanımdan kovdum. Umarım beni bir daha rahatsız etmez o ezik. Halbuki ben daha bir kaç hafta önce sırf Türk olduğum için İngiliz kraliyet ailesi tarafından Buckingham sarayına şeref konuğu olarak davet edilmiştim. Onlar da haklılardı. Bir Türk'ü misafir etmek her kula nasip olmazdı. Ama ben reddettim çünkü benim bu numaralara ihtiyacım yoktu. Fakat dünyaya kafa tutuyor olmakta yormuyor değil insanı, artık bunu anladım. Asil olmak zor iş azizim. Asillik başkaymış başka...


   Artık ne olduğumun farkındayım, fakat dünyaya isyanım da yok değil. Niçin dünyayı diğer alt tabaka ırk ve insanlarla paylaşmak zorundayım ki?. Benim bir ayrıcalığım olmalı. Mesala çalışmayıp yatmalıyım. Diğer insanlar benim kölem olmalı. Eskilerin bi bildiği olmasa o söz şöyle söylenmiş olabilirdi. Ne mutlu Papua Yeni Gineli'yim diyene. O zaman başka olurdu. Ama bu söze vakıf olduğuma göre dünyayı bu sisteme göre şekillendirsem iyi olacak. Fakat bu sözü başka uzuvlarından anlayanlar yok mu, işte en önce onlardan başlayacam. Öğrensinler kimle uğraştıklarını. Neyse ben gideyim de bir kaç Japon falan kırbaçlayayım. Sonra Pisa kulesini yamuk inşa ettikleri için İtalyanları falakaya falan yatırırım belki. Disiplini elden bırakmamak lazım neticede.



   Bu gittiğimiz yol yol değil..

Ne Araplık, ne Türklük kalacak aç gözünü!
Dinle peygamber-i zişanın ilahi sözünü!
Ayrılık hissi nasıl girdi sizin beyninize?
Fikr-i kavmiyeti şeytan mı soktu zihninize?
(Mehmet Akif Ersoy)

19 Kasım 2013 Salı

   Yaşamak güzel şey, yaşlanmak ta öyle belki de... Yani kimine göre... Bugün ve yarın... Peki ya dün? Ben, biz, siz tamam da, ya geçmişimiz? Sanırım işin burasını biraz geçmişiz. Düşününüz ki yaşadığınız çağa büyük hizmetler ediyorsunuz. Adınızı da anlı şanlı Türk tarihine yazdırıyorsunuz. Artık dünyada sizi parmakla gösteriyorlar. El kol hareketleriyle gösterilmekten iyidir neticede. Orası ayrı. Bunu bir kenara bırakırsanız işin özü şu ki kendi neslinize uçsuz bucaksız bir ışık tutuyorsunuz. Ve onlar da sizden devralmış oldukları bu bayrak sayesinde güzel işler yaparak hiç de zorlanmadan çıtayı yükseltebiliyor ve kendi icraatları olarak bu bayrağı göndere çekiveriyorlar. Şu ana kadar pek bir sıkıntı yok gibi gözüküyor. Ne dersiniz?

   Buraya kadar tamam diyelim. Aradan yıllar geçiyor. Uzun yıllar... Artık belki de sizin nesliniz önce Allah sonra siz ve sizlerin sayesinde refaha eren, dünyaya kafa tutan fakat geçmişine kafa atan bir nesil haline geliyor. Siz mi? Söyleyeyim. Siz bir hiçsiniz. Unutuldunuz. Bilinçli ve vefalı bir kaç torununuz dışında yok oldunuz. Elin eşkiyaları torunlarınızın tarih kitaplarında kahraman oluveriyor. Sizin mi? Esameniz okunmuyor. Ne kadar kötü bir esame yazmış olabilirsiniz ki? Garanti ederim benim yazımdan kötü değildir. Benim yazım bile okunabiliyorken sizin esamenizin okunmaması... Bilemiyorum bu kimin suçu. E haliyle belki de ruhunuza bir Fatiha bile okunmuyor. Muhtemelen suç sizde insan ölmeden bir dizisini çektirir ya da filmini... Torunlarınızın sayfalarca kitap okumasını nasıl isteyebilirsiniz. Onları bu şekilde töhmet altında bırakmaya ne hakkınız var? Kahramanmış. Sizin nereniz kahraman olabilir ki? Onlar başkalarının kahramanlarına inanıyor. PABUCUMUN KAŞİFİ adlı yazımda da anlatmıştım. Fakat modern kahramanları  da yok değil. Filmlerde ve dizilerde yaşıyor hepsi de...



   Bugün çıkıp toplum içinde Piri Reis desem -'Hangi Ülkü Ocağının başkanı o?' diyecek insanlar var. Anlıyormusun Piri Reis'çim? Bu işler öyle yüzyıllar öncesinden daha gezilip görülmeden dünya haritasını çizmeye benzemez. Ne olmuş yani Amerika'ya dünya haritasında ilk kez detaylı olarak yer vermişsen? Marifet mi yani bu senin yaptığın? 500 Yıl olmuş hala bir yenilikçi bakış felsefeni göremiyoruz. Nasa'dan alınan verilere göre böyle bir harita ancak uzaydan bakılarak çizilebilirmiş. Kuş olup uçmadın ya be adam. Hadi diyelim ki kuş olup uçtun. Atmosferin dışında nasıl nefessiz kalabildin? Nefesini tutup atmosferden bir içeri bir dışarı giriş çıkış yaparak mı çizdin bunu. Denize dalış denemesi mi ulan bu? Dalgıç desem değilsin. Kırlangıç desem değilsin. Nesin sen reyiz? Atmosferden geçerken yanma olayına girmiyorum bile. Muhtemelen Charizard'a dönüşmüşsündür. Yeter insanlarla dalga geçtiğin...


   Yok efendim haritacıymış. Yok efendim Kaptan-ı Derya'ymış. Böyle abidik gubidik işlerle uğraşmasaydın da insanlığa bir katkıda bulunsaydın. İnsan o çağa ait bir seneryo yazar da şimdiki senaristleri (bazılarını) sahte kurgularla uğraştırmaz. Hem harita yaptın da ne oldu? Yarısını çaldırdı torunların. Çaldır kapat biz seni ararız mı dediler nasıl kandırdılar bilmiyorum ki. Ayrıca o şiirlerine ne demeli? Hiçbir şey anlaşılmıyor. İnsan biraz modern Türkçe ile yazar. Orta çağ Türkçe'si ile yazmışsın. Ne kadar gerisin anlatamam. Hele o kastettiğin hazineler yok mu? Yok Sultanbahir'miş Yok Kilitbahir'miş. Şifrelemene ne gerek vardı? Da Vinci'ye mi özendin?

   Artık, torunların bile haritalarını, başkalarının haritalarından esinlenerek çizdiğini söylüyor kitaplarında. Ne kadar kıvanç duysan azdır. Ecdadımız olarak iftahar edebilirsiniz. Amaç da zaten bu değilmiydi? Sizinle bizim aramızdaki bağı koparmak. Yazdıklarınızı çizdiklerinizi söylediklerinizi bütün dünya kendi kitaplarından öğreniyor da biz bundan mahrum bırakılıyoruz. Daha doğrusu kendimizi mahrum bırakıyoruz. Mahremiyetin korunması olayını tamamen yanlış anlamış olmalıyız.



   Unesco bile farkında haritanın 500. yılının dolduğunun. Etkinlik bile düzenlemekte. Bir tek biz hatırlamıyoruz onları. Piri Reis ve yüzlercesi. Kendi tarihimizle yüzleşmeden ne kadar tarih yazabiliriz ki? Hoş, yazsak bile birileri ihmal, hattı zatında imha ediyor öyle değil mi? İnsanlığa katkı dediğin şeyi artık şu Justin'ler, Bieber'lar yapıyor. (Sadece Görevini yapan ya da yapmaya çalışan sanatçıya sözüm yok) Gençler olarak biz de bu kahramanlara hakettikleri değeri veriyoruz. Ne güzel. Sahi ne olmuştu Justin? Sevgilisinden ayrıldı mı?

   Sanço Panza bile biliniyor. Don Kişot'un yanında bir seyis.
   Unutma unutturma kardeşim. Deden oluyor Piri Reis.

Saygılarımla...

15 Ekim 2013 Salı

On 09:03 by tansel uğur in , , , ,    4 comments

   Efendiiiiim, Kurban Bayramı'na en nihayetinde bu sene de ulaşmış bulunmaktayız. Yine, yeni, yeniden bir manevi iklim atmosferiyle iç içeyiz. İnsanların birbirlerini ziyaret etmeleri, yoksulların doyurulması, hasretlerin giderilmesi, dargınların barışması vs. hepsi sığacaktır şu 4 güne. Böylesine güzel ve Hak bir dinin mensubu olduğum için Hamdolsun. 

   Bu arada yazma işine bayağı bir ara vermişim. Kendimi esefle kınıyorum. Neyse bayram vesilesiyle yeniden başlama fırsatı buldum. Demek ki neymiş? Bayram birçok yönden yararlıymış. 


   Neyse malum Kurban Bayramında işimiz çok. Lafı uzatmayalım. Hepimizin Kurban Bayramı Mübarek Olsun. Tadına varabileceğimiz bir bayram geçirmek dileğiyle HAYIRLI BAYRAMLAR.. dua ile..



18 Ağustos 2013 Pazar

   Dünya tarihi ne kadar doğru yazılmış bilinmez. Lakin bilinmesi gereken şudur ki, her türlü tarihi vesika defaatle ele alınmalı, incelenmeli, kafa yorulmalı, özümsenmeli, süzgeçten geçirilmeli, kalbur üstü bırakılmalı, yanında da kalburabastı yenilmelidir. Çünkü kan şekeriniz düştüyse asabiyetten gerçekleri görmek istemeyeceksinizdir. 'Şimdi bildiğimiz her şey yalanmıymış?' gibi paranoyak düşüncelerin evvelinde tarih babında biraz septik düşüncenin yararlı olacağı kanaatindeyim. En önemlisiyse düşünmek. Düşünelim ki hayvanlardan farkımız olsun öyle değil mi?



   Konuyu uzatmadan coğrafi keşiflere getirmek istiyorum. Ne yazıktır ki hala ilköğretim çağındaki çocuklarımız yanlış temeller üzerine inşa edilmiş dünya tarihini ders olarak görüyorlar. Biz de aynı dönemden aynı şekilde geçtik. Bizlere yerlileri vahşi halk olarak tanıttılar. Biz çocuklar olarak ta vahşiler bilim adamlarını öldürdüler diye dövünüyorduk. O kadar yanlış anlatılmış ve kazınmıştı ki her şey oyunlarımızda bile birimiz Kolombus olurken birimiz Vasco de Gama bir diğerimiz Macellan oluveriyorduk. Tahtadan yaptığımız kılıçlarla vahşilere saldırıyorduk. Yel değirmenlerine saldıran Mança'lı Don Kişot bile bizim kadar gerizekalı olamamıştır. Adamın hiç yoktan bir vizyonu var reyizz. Yanınızda Sanço Panza gibi bir seyis var. Ve tek gayeniz güzeller güzeli (olabildiğince objektif) Dulcinea del Toboso'ya ulaşabilmek.. Peki ya biz? Huraaaa, sokaktaki kedileri kovalamaca. Neden? Ufkumuz dar. Göremiyoruz. Çünkü bir çocuksunuz. Size ne verilirse onu alıyorsunuz. Bunun yanında kendi değerlerimiz ise solda sıfır bırakılıyor. Bugüne kadar hiç 'Beeen Barbaros Hayrettin Paşayıııım' diye böbürlenen zibidi görmedim. Neden? Cazibesi yok. Gözünüzde hiç edilmiş ya da tanıtılmamış. Nerde Superman, Batman, ya da Spiderman var onlar örnek alınıyor. Oğlum kendinize gelin. Herifler tayt giyiyor tayt. Ne gözle bakarlar bir düşünün. Rezil kepaze olursunuz. Delikanlılığa sığar mı? İşte bunların hepsi ders kitaplarımızdaki saçmalıklardan ortaya çıkıyor. Bu konuda Talim Terbiye Kurulu'muz niçin harekete geçmiş değil anlayamıyorum. 

   Öyle bir durum ki, portakalı soyup başucuna koyan, bisiklete binip karıncayı ezen, yağ satıp bal satıp ustası ölünce kendisi satan bir nesil yetişiyor. Durum çok acı değil mi? Tavşana kaç tazıya tut diyorlar. Zevke bakar mısınız? Kutu kutu penselerle uğraşıp teknik ve mekanik işlere alışagelmiş bir nesli proje üretmeye ya da bilim adamı olmaya nasıl ikna edebilirsiniz? Bir de tüm bu gereksiz işlerden beste yapıyorlar. Saklambaç oynayanları ellerinin içine mum (parmak) dikmek suretiyle belirliyorlar. Düşündüm ve sonra dedim ki iyiki büyümüşüm. Neyse ki şu ara bilişim çılgınlığı sayesinde hepsi evindeki bilgisayarda çar açıp çar kapatıyor. Ve çağ açıp çağ kapatan dedelerinden bihaber yetişiyorlar.

   Düşününüz ki dünyanın en azılı ve şerefsiz katillerini size kahraman olarak tanıtıyorlar. Diğer yandan hiçbir suçu bulunmayan yerli halk vahşiler oluveriyor. Sıkıntı büyük usta! Tamam kendi tarihimiz için bazı şeylere cesaret edemeyebilirsiniz. Fakat elin pabucunuz kadar etmeyecek ecnebisini göklere çıkarmak niye? Neymiş, Amerika'yı keşfetmişmiş. Vay efendim batıya giderek doğuya ulaşabileceğini biliyormuşmuş. Yok Amerika'yı Hindistan sanıyormuşmuş. Hadi bunu da geçtim. Düşünün ki yüzyıllardır yaşadığınız topraklara bir gün birileri geliyor. Burasının kendilerine ait olduğunu iddia ederek sizi katlediyor ve sizi vahşi yaratıklar olarak gösteriyor. Ve kendisi bu yüzden kahraman oluveriyor. Saçmalığa bakarmısınız? Kristof Kolomb bize yıllarca bir Hristiyan misyoneri olarak tanıtıldı. Fakat kendisi muharref Tevrat'ı ezbere bilecek kadar dinine bağlı bir Yahudi idi. Eee ne var bunda diyebilirsiniz. Fakat bu adamın yegane amacı Kudüs Tapınağını yeniden inşa etmekti. Oysa Katolik inancına göre Hz. İsa Yahudileri lanetlemiş ve tapınak bir daha asla inşa edilmeyecekti. 



   Yahudi araştırmacılara göre bile Kolomb'un amacı yeni dünya'yı bulmaktı. Ve bunun varlığını önceki Viking kaşiflerinin araştırmalarından biliyordu. Esas amacı ise İspanya'dan sürülen Yahudi kardeşlerine yeni bir yurt bulmak ve Süleyman mabedini inşa etmek için finansman sağlamaktı. Bulunan günlüklerindeyse Ophir ülkesinden bahsediyor. Yani altın ülke. Çıkaracak olduğu altın ve elmaslarla finansman sağlamayı düşünüyor. Kolomb köle ticaretini başlatan da ilk kişi oluyor. En iyi Yerli ölü Yerli felsefesiyle her şeyi yapıyor. Ve nedendir bilinmez gözümüzde kahraman oluveriyor. 

   Şimdi herkesi yüce Kolomb için saygı duruşuna, akrep vuruşuna, yunus dalışına, tütün sarışına, dünya barışına, ve ürik asit yarışına davet ediyorum. Sanırım bir dahaki yazımda Piri Reis'i ele almam gerekiyor. Fakat ele avuca sığmayacak kadar büyük bir tarihi karakter olduğu için kaleme almak en iyisi. İlla birine saygı duyacaksam Piri Reis'e saygı duyarım reyizzz. 

Kristof Kolomb - Pabucumun Kaşifi..

Ne derler bilirsiniz :

Sonradan açılırmış şu saf kan Arap tayı
Kolombus nah* keşfetmiştir Amerika'yı


*nah = Eski Türkçe'de hayır anlamındadır. Yahut sodyum hidrür'ün simgeside olabilir hani.

11 Ağustos 2013 Pazar

On 14:20 by duygubatga   No comments
Nerde o eski bayramlar..galiba bu aralar herkesin dilinde bu.Peki neden durmadan eskiye bi özlem içerisindeyiz.?Gerçekten eskiden herşey bayramlar bile daha mı güzeldi.?
Düşündüm durdum bütün gün.Bayram günü bütün ailemle birlikte güzel bir vakit geçirdik lakin birsey eksikti hayatımızda.Neydi neydi..diye düşünürken kapı zili çaldı o esnada.Koşar adımlarla kapıyı açtım dört küçük velet :)  hep bir ağızdan ''Bayramınız kutlu olsun'' diye inlettiler bütün mahalleyi bende bastım kahkayayı.İşte buydu eksik olan,çocuklar.Benim tabirimce veletler :)
Şen gülüşlerlerle şekerleri uzattım bizim veletlere ve avuç avuç alıp kosturtular merdivenlerden.Aklıma geldikçe gülüyorum kendi kendime.Asıl bayramı bayram yapan onlarmış.
İçimizdeki çocukluk hiç bitmesin.
İyi ki varlar onlar  iyi ki..
Bayram da bayram sevinçini en çok hakedenler onlar.Çocuk olmak mutlu olmak demek.Ama düşünüyorum da gerçekten her çocuk mutlu mu? O kadar yardıma muhtaç mutlu olmayı hakeden çocuklarımız var ki..gelin biraz bunlara bakalım isterseniz.




Onlar da bizim kardeşlerimiz.Canlarımız ve onlar da mutluluğu hak ediyor.Gerekli yardımları onlarlara iletmeliyiz.Yardımlar demişken maalesef ülkemizde bazı sahte yardım dernekleri yer almaktadır.Öncelikle itibara geçiceğimiz vakıfları iyicene araştırmalıyız.
Umarım her yardıma muhtaç çocuklarımız için gerekli önlemler alınır.Ne demişler mutluluk paylaştıkça coğalır.

Afrikalı Çocuklar Oyun Oynarken
İçimizdeki çocukluğu hep yaşatmak dileğiyle..çocuk kalın :)
Afrikali Zenci Bir çocugun siiri..2005 Yilinda En iyi siir olmaya aday gösterilmiş o şiir;
 

Dogdugumda Siyahtim.
Büyürken Siyahtim.
Günese Çiktigimda Siyahtim.
Korkunca Siyahtim.
Hastayken Siyahtim..
Öldügümde Hala Siyahim...
Ve Sen Beyaz Çocuk...
Dogdugunda Pembesin
Büyürken Beyazsin.
Günese Çiktiginda Kirmizi.
Üsüdügünde Mor.
Korktugunda Sari.
Hastayken Yesil.
Öldügündede Gri'sin.
Sen simdi bana renklimi diyorsun???

HEP ÇOCUK KALIN VE AYRIM YAPMAYIN.. :)




8 Ağustos 2013 Perşembe

 
   Bir aylık bir manevi iklim atmosferinden sonra Ramazan-ı Şerifi noktalayarak Ramazan Bayramına ulaşmış bulunmaktayız. İnşaallah hepimiz bu mübarek ayı hakkıyla eda edebilmişizdir. Hakkıyla Eda kim demeyin çok pis celallenirim. Celal kim derseniz ağzınıza kürekle fururum. Şaka lan bugün bayram istediğinizi diyebilirsiniz. -Gülücük. Yazı ciddi bir yazı gibi görünüyor diye lakayıt işaretlerden uzak duruyorum. Anladınız mı? -Kırpık göz. Aslında nerede o eski bayramlar diyerek geyiğe girmek vardı ama biraz olgunlaştırdı bu Ramazan beni. Hamdım, piştim, oldum, hani bana hani bana dedim.

   Üzerini vurgulayarak, altını çizerek, farkına vararak, teşhis yaparak, telkinde bulunarak, hesabını sorarak, ve sade bir vatandaş olarak bir şey belirtmek isterim. Bu bayrama şeker bayramı demeyelim. Ürperiyorum, geriliyorum, sınırlanıyorum, morelim bozuluyor, bu kelimenin aslının moral olduğunu bile unutuyorum. Yozlaştırılan onca değerimizi göz önünde bulundurarak bayramımızı da aynı hale sokmayalım. Çünkü bu bayramın adı Ramazan Bayramı'dır. Söylemesi çok mu zor. Ama ben bunun kimler tarafından bu hale getirildiğini ve getirilmek istendiğini biliyorum. Zibidi Locası. Evet sanırım hal böyle. Amaçları ise aşikar. Bayramı fırsata dönüştürerek harçlık ve şeker kopartmak. Anlamayacağımızı sandınız değil mi? Ben anlarım. Hele o laubali olanlarınız yok mu? Yanıma pişkin pişkin gelip -'Bayramın barek olsun amca ver elini öpüyüm' diyene diyorum. Bu bayram gel de çikolata kabuğunun içine sardığım taşı yutturayım sana. Elimi elbette öpebilirsin ama ben amca olmaya hazır değilim anlıyormusun. Amacın harçlık ya da şekerse bunu direkt olarak bana söyle. 

   Şaka bir yana bayramı güzel yapan çocuklardır. Yepisyeni kıyafetlerini giyip cicili bicili ayakkabılarıyla sokak sokak dolanmaları yok mu? Ah ah, ben de o günlere dönsem diyorum. Sonra büyüdükçe aldığım harçlık oranının arttığını hatırlayıp vazgeçiyorum haliyle. Beş yıl önceye dönsem kafi. Şu aralar fazla büyümüş olmalıyım ki işler kesat gidiyor. Biz büyüğe saygı gösteriyoruz da, küçüğe sevgi ($,€,£) kalmamış azizim.

   Biz bayram coşkusunu yaşarken bir de bugün içi buruk olan kardeşlerimiz var. Suriye, Filistin, Doğu Türkistan ve diğerleri. Allah hepsinin yardımcısı olsun. İnşaallah tüm İslam aleminin kardeşçe kutladığı bayramlar görürüz. 


   Coşkuyla yaşayabileceğiniz bir Ramazan Bayramı geçirmeniz dileğiyle, herkese HAYIRLI BAYRAMLAR.. Bu arada tatlıya fazla abanmayın ha! Yoksa Bayram Bu Bayram Olmaz. Kalın Sağlıcakla..

6 Ağustos 2013 Salı

On 21:29 by tansel uğur in , , , , , , ,    No comments

   Değerli arkadaşlarım, 2013 Google Bilim Fuarı'nda halk oylaması başlamış bulunmakta. Birkaç ülkeden birkaç kişi var finalde. Ülkemizden de 16 yaşındaki Elif Bilgin İsimli kardeşimiz binlerce proje arasından finale kalmayı başarmış. Ve 15 global finalistten biri olmaya hak kazanmış. Bu kardeşimiz 'Muz Kabuklarının Biyoplastik Üretiminde Kullanılması' fikri ve çalışması ile hem finale kalmış hem de 'Science in Action' Jüri özel ödülünün sahibi olmuştur. Şimdi ise İnovasyon kategorisindeki proje ile finalde. Türkiye'den ve Dünyadan alacak olduğu oylarla büyük ödül için yarışıyor. Elif Bilgin isimli bu kardeşimize destek olmak için www.googlesciencefair.com adresine giderek adayın bulunmuş olduğu vote alanına tıklamanız yeterli. Kendisine sürç-ü fikir olarak başarılar diliyor ve sizlerden destek olmanızı bekliyoruz.

31 Temmuz 2013 Çarşamba

On 16:04 by tansel uğur in , , , , , , , , , , , , ,    4 comments
   Geçen gün bir duraktayım. Dolmuş bekliyorum. Kulübede beş kişiyiz. Ben ayaktayım. Yer yok. Hava kararmak üzere. Eve dönmem gerekli. Bir dolmuş geldi. Diğer dört kişi bu dolmuşu bekliyormuş. Hepsi bindi ve gitti. O güzel insanlar o güzel dolmuşta şimdi. Ben de bari oturayım diyorum ve artık boş olan yere yapayalnız oturuyorum. Diyorum ki iyi ki gitmişler ki ben de oturma fırsatı buldum. Fakat ne hikmetse benim beklediğim dolmuşlar beni almıyor. Dolmuşların hepsi dolmuş. Ağzına kadar... Camlara yapışan insanlar görüyorum. Keşke diyorlar sanki. Keşke biz de senin gibi dışarıda olabilsek. Hadi ordan gibisine bir bakış atıyorum. Bekliyorum. Biliyorum ki o dolmuş mutlaka gelecek...


   Hava artık kararmış. Hafiften gök gürlüyor. Görüyorum. Uzaklarda bir yerlerde şimşekler çakıyor. Yağmur diyorum. Yağmur bastırmadan dolmuşa binebilsem. Sonra diyorum ki, kendine gel oğlum nimetten kaçılır mı? Sonra ne yani diyorum ,ıslanıp hasta mı olayım. Ben içimde bu paranoyayı yaşarken bir adam geliyor yanıma. Biraz uzun, biraz şişman. Kırk beş, elli yaşlarında. Kirli sakalı var. Hem de sararmış bir kirli sakal. Git de şu sakallarını yıka diyorum içimden. Suratından pislik akıyor. Sanırım kirli sakal mevzusunu tamamen yanlış anlamış bu adam. Üstünde, soluk kırmızı çizgili bir gömlek var. Saçları Ömer Çelakıl'ın şaçlarına benziyor. Fakat biraz daha değişik. Karmaşık style diyebilirim. Altında siyah bir kumaş pantolon. Ayağında bir kundura ayakkabı. Beyaz çorapları görünmek ve görünmemek çelişkisini yaşıyor. Topuklarına odaklanıyorum. Topuklarıyla kunduranın arka kısmını ezerek terlik niyetine kullanıyor. Sonra farkediyor onu süzdüğümü. Dost başa düşman ayağa bakar deyimini kafamda yaşayıp ayaklarına bakmaya devam ediyorum. Elinde 33'lük siyah bir tespih var. Ve artık yanımda oturuyor. Sessizlik hakim. Sessizliği bölen tek şey tespih şaklamaları. Bir an önce dolmuş gelse de gitsem diyorum. Uzaktan bir çift far yaklaşıyor. Dolmuşu görüp ayağa kalkıyorum. Hevesle... Ama o da dolu. Tekrar yeşil çam filmlerinden kopup gelmiş bu kötü adamın yanına oturuyorum. Bana bakıp sararmış dişleriyle sırıtıyor. 'Nasıl binemedin ama hahahah' dermiş gibi... Asabım bozuluyor. Susuyorum...

   Yeğen diye sesleniyor. 'Nerden yeğenin oluyorum lan ben senin'. Diyemiyorum. Sınırlanıyorum. Sınırlarıma hakim olamıyorum. 'Buyur dayı' deyiveriyorum. Bir paket çıkıveriyor meydana. İster misin diye soruyor. Afallıyorum. 'Yok' diyebiliyorum sadece. Tedirgin oluyorum. Derken bir korna sesi. Bir taksi duruyor önümde adam apar topar biniyor arabaya. Şaşırıyorum. Ama rahatlıyorum da bir yandan. Kurtuldum artık o pislik heriften. Gözüm bir şeye ilişiyor. Evet o paket. Yanımda... Küçük bir şok daha geçiriyorum. 'İçine baksam mı ki. Ne var acaba' diyorum. Ama her pislik beklenir o adamdan. Potansiyel suçlu. Şüpheli bir paketle baş başayım. Sonra düşünüp taşınıp cebimden telefonumu çıkarıp 110'u tuşluyorum. Bir bayan çıkıyor telefona. 'Alo' diyorum. 'Yanımda şüpheli bir paket var'. Yanıyormu? diye soruyor. Hayır diyorum. 'Kapa kardeşim o zaman meşgul etme' diyor. Şaşırıyorum. Sonra hatamı anlayıp bu sefer 155'i arıyorum. Aynı sözü tekrarlayıp paketten bahsediyorum. 'Paketi tarif et' diyor. 'Siyah' diyorum. 'Bakkal poşeti. İçinde ne olduğu belli değil'. 'E neden bakmıyorsun' diyor. 'Ya patlarsa' diyorum. 'Kardeşim her gün senin gibi 10 tane manyak arıyor. Hiç bakkal poşetinin içinde bomba olur mu?' Diyor. Olmaz mı? diyorum. 'Ben olsam o poşete koymazdım. Hadi bak içine diyor.' Künyeyle müdahale etsem diyorum. Bir ses dııt dııt dııt dııt... Sanırım beni sapık sanıyorlar...

   Sonra cesaretimi toplayıp açıyorum poşeti. Gözlerime inanamıyorum. İçinde...tütün var. Bir kaç tane da sarılmış sigara... Bir insan kendine bu kötülüğü nasıl yapar? Ne yapsam diye düşünüyorum. Tekrar telefonumu çıkarıp. 171'i arıyorum. 'Alo. Sigara bıraktırma hattı mı?' -'Evet buyrun. Nasıl yardımcı olabilirim?' 'Yanımda bir paket tütün ve birkaç sigara var. Bunları uzak bir yere bıraktırabilirmisiniz?' Yine aynı ses. Dııt dııt dııt dııt. Aradığım her kurumda lakayıt tavırlar... Derken dolmuş geliyor ve biniyorum. Oturacak yer yok ve ayaktayım. Buna da şükür diyorum. Yaklaşık 25 dakika sonra iniyorum. Doğru karakola... Bakın diyorum beni ciddiye almadınız içinden ne çıktı? Nee diyor içlerinden biri buraya mı getirdin? Hemen üstüme atlıyor. Elimden paketi alırken tütün diyorum. İçinde tütün var. Oyacakmış gibi önce bana bakıyor, sonra poşete. Ne olmuş tütün varsa diyor. 'Potansiyel suç aleti' diyorum. 'Orada bıraksaydım birileri delil karartmak isteyebilirdi.' Aralarında konuşuyorlar duyuyorum. Deli olduğumu düşünüyorlar. 'Nasıl bir suç aleti anlat bakalım' diyor. Omuzlarında yıldızları olan bir tanesi sırıtarak. 'Bakın' diyorum 'şahıs önce kendini sonra ailesini ya da çevresindekileri öldürmek istedi.' Nasıl yani diyor. 'Sigara diyorum slow motion (sılov movşın) intahar şeklidir. İçtikçe hem kendini hem çevresindekileri öldürüyor zanlı' diyorum. Gülüyorlar. Ama hak veriyorlar sonrasında. Biraz muhabbet ediyoruz. Bana çay ikram ediyorlar. Bir tanesi 'rahat ol bu zamlardan sonra insanlar zaten gazeteye çay sarıp onu içerler ancak' diyor. Gülüyoruz. 

   Keşke diyorum bir paket sigara 50 tl falan olsa. Ne zaman sigaraya zam gelse mutlu oluyorum. Rahmetli dedem, zamanında birinci diye bir sigara içerdi. Yıllar önce. Çok ucuzdu. Sigarayı ucu ucuna ekleyerek yakardı. Evin içinden buharlı tren geçmiş gibi olurdu. Yahut bir sis bombasına maruz kalmış gibi olurduk. Dedem 70' inden sonra sigarayı bıraktı. 'Dede' dedim nasıl bırakabildin. 'Ameliyatta bir öbür tarafa gidip gelince... ne yapsaydım' dedi. Güldü. 'İrade meselesi' dedi. 'Geç oldu ama bıraktım...' Mekanı cennet olsun. Bir insan 70'inden sonra birinci gibi bir sigarayı bırakabiliyorsa herkes yapabilir. Bırakın gitsin şunu...Hem kendi hem çevrenizdekilerin sağlığına yazık. Sinekler bile konmuyor sigara içene nikotinden. Eve gittiğinizde çoluğunuzu çocuğunuzu öpmeyin hiç yoktan. Benim için ha sigara içen birini öpmüşüm, ha kül tablasını yalamışım bir farkı yok... İğrenç... Hem kesenize de yazık. Ortalama bir sigara paketi 7.5 tl olsun her gün bir paket sigara alan biri yılda yaklaşık 3000 tl harcıyor. Akıl karı değil.



Ne derler bilirsiniz :
 
Vakit Geç Olurda Bırakamazsan Sigarayı
Mezarının Başında Bağlayıverirler Karayı

Çok da iyi bakın kendinize. Dumansız hava sahasına doğru yol alalım. #direnhava 

23 Temmuz 2013 Salı

   Geçen günlerde bir iftara davetliydim. Kalabalık bir cemiyetti. Ortam alabildiğince uhrevi. İnsanlar birbirinin halini hatırını soruyor. Bir yandan da kulaklar Ezanı bekliyor. Artık insanlar fazlasıyla acıkmış ve susamış vaziyette. Sofralar kurulmuş. Gözler masalardaki yiyeceklere odaklanmış. Masada Yusuf dayı var yanımda. Yaşı da artık ilerlemiş kendisinin. Haliyle fazlasıyla acıkmış. Masadaki çorbaya yiyecekmiş gibi bakıyor. Yusuf dayı dedim çorba yenilmez içilir. Yusuf dayı 'nasıııll' diye tepki veriyor. Çorba diyorum içilir diyorum Yusuf dayı diyorum. Hiç anlamıyorum ki evlat seni diyor. Hiç Yusuf dayı diyorum Fener 4-0 yenmiş diyorum. Bir cacık olmaz ondan diyor. İşine geleni anlayıp cacığa bile dönüştürüyor kendisi. Açlık ikimizin de başına  vurmuş. Artık topun patlamasını bekliyoruz. Her an atılabilir. Derken masadaki misafirlerden birinin parkta oynamakta olan oğlu '-babaaa top patladııı' diye ağlayarak gelmesin mi. Yusuf dayı onu bekliyormuş Allaaah deyip çorbaya bir dalışı var. Sanırsınız rekor dalışı. Hemen tutuyorum kolundan 'dur dayı , çocuğun topu patlamış.' Yusuf dayı bana da yiyecekmiş gibi bakıyor. Korkuyorum. Susuyorum. Hemen su içmem lazım diyorum. Bekliyorum... Zaman geçmiyor...

   Hava kararmak üzere. Ağustos böcekleri temmuz ayını fırsata dönüştürmüş. Cııır cııır cıırr. Yusuf dayı dönüp hangi aydayız diyor? Ben de kendimi tutamayıp 'dolunay' deyince Yusuf dayı imalı bir şekilde bastonu gösteriyor. Tamam dayı bugün temmuzun yirmisi diyorum. 'O zaman bu böcekler neden ötüyor? Başlayacam bunların hayvancıklara koyacakları isimlere diyor'. Neden diyorum. 'Ağustos böceği diyorlar temmuzda ötüyor' diyor. 'Ben böyle çiğ işi sevmem' diyor. 'Yusuf Dayı' diyorum. Sen neden bu kadar sinirlisin açlıktan mı yoksa şekerin mi var? 'Şekerim var evlat' diyor. 'Hadi ya' diyorum. 'Bir tane versene iftardan sonra yerim' diyorum. Yusuf dayı bastonuna hamle yapınca hışımla masadan uzaklaşıyorum. 'Tamam gel bir şey yapmıycam' diyor gülerek. Ben de gülüyor diye rahatım tabi. 'Öp elimi barışalım' diyor. Öpüyorum elini ben de saygıyla. Ama, ama, aman Allah'ım elim... Yusuf Dayı bırak diyorum. Hem gülüyor, hem de dişlerini sıkıyor. Hangi ruh halinde bilmiyorum ama elimi bir halterci gücüyle sıkıyor. 'Tamam diyorum bi daha yapmıycam diyorum' kıvranarak. Aferin diyor. Oturuyorum tekrar yanına. Dayım diyorum bu ne güç. Ne yiyorsun sen? 'Ben eskiden pehlivandım' diyor. 'Bu ovada benden daha güçlüsü yoktu' diyor. Ben de 'heyyt be' diyerek elimi ensesine atıp zorluyorum. 'Kaşınma' deyince az önceki sahneyi hatırlayıp bırakıyorum haliyle. 'Şimdiki gençlik çok gevşek' diyor. 'Saygı denen bir şey kalmadı artık' diyor. Gerçekten öyle diyorum. Çevremdeki arkadaşlarımdan örnekler veriyorum. Gözlerimin içine bakıyor. Ne ima etmeye çalışıyor anlamıyorum. Kısaca bir sessizlik oluyor sonrasında. Sessizliği ağustos böcekleri bölüyor tekrar...


   Artık vakit iyice daralmış. Topa bir kaç dakika kalmış. Yusuf dayı bana dönerek sen hiç 'Aydın Efe'si gördün mü diyor? Karşında duruyor ya diyorum. Gülüyor. Ne oldu pek kahramana benzetemedin galiba diyorum. Benim genlerim de var efelik zeybeklik diyorum. 'Benim babam zamanında buraların en ünlü efelerindendi' diyor. 'Ben babamdan çok şey öğrendim' diyor. 'Efelik nedir iyi bilirim' diyor. 'Biz de hamam oğlanı değiliz' diyorum. 'Bak oğlum' diyor. 'Mangal gibi bir yüreğin olabilir yahut, böcekten bile korkabilirsin' diyor. 'Efelik bu demek değil' diyor. Nasıl yani? diyorum. 'Efelik efendiliktir evlat' diyor. He diyorum o kolay. 'Senin için zor' diyor bana. 'Sen efendi olamazsın. Fazla şımartmışlar seni' diyor. Bak gör diyorum. Karşıdaki masada biraz çaprazımızda Belediye Başkanımız oturuyor. Onun bize sırtı dönük. Sayın başkanım diye sesleniyorum. 'Efendim' diye tepki veriyor başkan. Tamam yok bir şey diyorum. Yusuf dayı gördün mü ben başkanın bile efendisiyim diyorum. 'Gevşek' diyor bana. Derken bir sesss 'gümmm' diyor...


   Yusuf dayı hemen atılıyor yemeğe. Dayı dur diyorum yoldan geçen kamyonun lastiği patladı. 'Neee diyor' bezmişlikle. Şaka şaka derken Ezan-ı Muhammedi okunuyor zaten. Yusuf dayı kendisinin kızmasına bile fırsat vermeden yemeğe başlıyor. Tabi ben de... Kurt gibi acıkmışız. Çorbamı kaşıklarken Yusuf Dayı diyorum. Kurtlar çok mu acıkır? 'Yemek başında gereksiz konuşma' deyip susturuyor beni. 'Şuradan ekmeği uzat' diyor. Ekmeği elime alıp sündürmeye çalışıyorum. Uzamıyor dayı bu diyorum. Hışımla elimden alıyor. 'Nimetle şaka olmaz' deyip enseme bir şaplak atıyor. Afiyetle de yemeğimizi yiyoruz sonrasında. Yemek bitince bana dönüp 'hadi yemek duası et' diyor. Masadakilerin avuçlarını açtırıyorum. Elhamdülillah deyip yüzüme sürüyorum. Masadakiler şaşkınlıkla bakarken Yusuf dayı o da bir şükürdür tamam diyor. Sonra kendisi bir dua serpiştiriyor üzerimize. Sonra Allah Halil İbrahim bereketi versin diyor. Amin diyoruz. Yusuf Dayı diyorum. Halil İbrahim bereketinin sırrı nedir? Başlıyor anlatmaya. 'Zamanın birinde Halil ile İbrahim diye iki kardeş yaşarmış. Halil küçük olan. Büyüğün İsmi İbrahim. Ya da tam tersi. Bunlar buğday ekip biçerek geçimlerini sürdürürlermiş. Topladıkları hasadı aralarında adaletlice paylaşırlarmış. Bir gün ağabey İbrahim evlenmiş. O yıl da buğdayı hasat etmişler. Yine yarı yarıya paylaşmışlar iki kardeş. Sonra Halil düşünmüş ağabeyim evli. Artık o bir aile geçindiriyor ve daha fazla gelire ihtiyacı var diyor. Bu yüzden kendi payının bir kısmını İbrahim'e belli etmeden onun çuvallarına boşaltıyor. Sonra İbrahim'de kendince düşünüyor. Diyor ki, kardeşim henüz bekar. Onun da evlenme vakti geldi. Onun daha çok gelire ihtiyacı var diyor. Ve o da Halil'e belli etmeden bir miktar buğdayı Halil'in çuvallarına dolduruyor. Bu olay Hak Teala'nın pek hoşuna gidiyor. Ve Allah onlara eşi benzeri olmayan bir bereket veriyor' diyor Yusuf dayı. 'İşte Halil İbrahim Bereketi'nin sırrı bu' diyor.


 Vaay be diyorum Ağzına sağlık dayı diyorum. Pek güzelmiş. 'Öyledir' diyor. 'Öyledir... Paylaşmak önemli... Gençlerde hiç yoktan yaşlılarla vakitlerini paylaşmalı' diyor. 'Belki bir şeyler öğrenirler. Yarın siz de yaşlanacaksınız. Anlayacaksınız.' diyor. 'Paylaşmak Önemli' diyor. 'Önemli'...

18 Temmuz 2013 Perşembe

   Sivrisinekler bilakis bizim gibi sıcak ve ılıman iklime sahip ülkelerin vazgeçilmez, vazgeçilmesi teklif dahi edilemez yaratıklarındandır. Fakat bu sivri familyası insan ırkıyla hiç dostane ilişkiler içinde olamamışlardır. 3000 tür çeşidi bulunan sivrilerin çığırından çıktığını anlamak çok ta güç olmayacaktır. Öyle ki nadirde olsa bazen ölümcül olabilmektedirler. Başta Afrika olmak üzere birçok ülkede sıtma mikrobunu taşıdığı ve çeşitli hastalıkların transporterlığını yaptıkları bilinmektedir. Bazı parazitik hastalıklar sadece ve sadece sivriler ile bulaşabilmektedir. Anotomilerine girmeyeceğim. Fakat yaratılış olarak müthiş bir dizayna sahipler...

   İnsan ırkı olarak sivrilerin düşmanlığını kazanacak ne yaptık inanın bilmiyorum. Sanırım bu düşmanlığı menfaatleri uğruna sivriler başlatmış olmalı. Bence hiç yoktan sivriyle müzakere yoluna gidilmeli. Ama kendimizi ağırdan satmakta fayda var. Buradan sivrilere sesleniyorum. Sizin anneniz babanız gecenin bir vakti pata küte insan avına çıkıp sizi uykunuzdan etse hoşunuza gider mi? Tabi gider zaten sizin derdiniz bu. Gelin bu işi erkek erkeğe halledelim. Duydum ki erkek sivriler hiçbir zaman ısırmıyormuş. Yani erkekler olarak medeni varlıklar olduğumuzun farkındayım. Gelin şu işi çözelim. Zaten dişileriniz çok anlayışsız. Geçen bir ünite 0 rh (-) kan sipariş edip bardağa boşaltarak yatağımın yanına koydum. Ama ne oldu? Yine tenimi delik deşik ettiler. Neymiş dudak tiryakisilermiş. Yalnız çok sinirlendim. O gün yakalasaydım hortumlarına düğüm atacaktım. Hadi ısırdın soktun bari tek bir yerden sok değil mi? Vücudumun en sert yerlerinden ısırmak hoşunuza mı gidiyor? Daha dirseğimi kaşımaya başlamadan alnımdan ısırmanıza ne demeli? Hadi ısırdınız bari edebinizle çekip gidin. Ama nerdeee? Sizi hiç anlamıyorum. Direk gel sok ve git. Sabaha kadar kulağımın dibinde 'nasıl soktum ama hahahah' diye vızıldamanıza ne gerek var?


   Falan filan derken düşündüm ki? Bu sivrilerin görevi de bu. Zira ilk savaş alet ve edavatlarını biz çıkarttık meydana. Siz hiç bir sivrinin ekipmanlarıyla taarruza geçtiğini gördünüz mü? Ama terlik deseniz biz de, kıvrılmış gazete ya da dergi deseniz bizde, sinek ilacı deseniz bizde. Zaten galiba da bu sinek ilaçlarını sinekleri kandırmak için yapmışlar. Düşünün eczaneden kendiniz için ilaç alıyorsunuz ve zehirleniyorsunuz. Zavallı hayvancıklar da sinek ilaçlarının kendileri için yararlı bir ilaç olduğunu düşünmüş olmalılar. O yüzden ihanete uğradığını düşünüyor olabilirler. Onlarda bu ilaçlardan etkilenmemenin formülünü bulmuş olmalılar ki, geçen bir tanesine sıktığımda diğer kanadını kaldırıp abi biraz da buraya sıksana gibisine laubali hareketlerde bulunuyordu. Çok ayıptı...

   Fakat bir şekilde sivrileri de savunmalıydım. İnsanlık çığırından çıkmıştı artık. Geceleri belediyeler ilaçlama yapar olmuştu. Çevredeki bataklıklar sivriler çoğalmasın diye kurutuluyordu. Bir şeyleri bahane ederek sivrileri savunmalıydım. Tabi ya buldum. Bataklıklar kurutulursa içindeki sazlık ya da üç beş ot da kuruyacaktı. Herhalde daha iyi bir bahane bulamazdım. Hemen sosyal medyayı açıp #dirensivri etiketiyle bir kampanya başlatmıştım. Ama üç beş kişiden öteye gidememişti. Buna rağmen vızır vızır international kanalı bu olayı bomba haber gibi göstererek beni haklı buluyordu. Hoşuma gitmişti. Eh sivrilerin ileri gelenleri de cebime üç beş bir şeyler koyunca daha ne olsundu. Derken iş sivrilerin taleplerini sunmaya kadar gelmişti. Belli başlıları şöyleydi. 1-) İnsanlar vücuduna sprey sıkmasın kendimiz için demiyoruz sağlığa zararlı 2-) Kapı ve pencerelere sineklik, tel ve tüller asılmasın çünkü evinize yeterli oksijen girmiyor. 3-) Vücudunuza şeker sürün çünkü böylelikle cildinizi koruma altına almış olacaksınız. 4-) Biz vampir lobisi ile birlikte çalışmıyoruz. Ne alakası var canım a aaa.. Daha neler. Katiyen hayır. Olmaz öyle şey. Yalan o yalan...(yerseniz). Sivrilerin talepleri bunlardı. Ama ortalık daha fazla karışmalıydı. Hemen çatal kaşık eylemine başladım. Ama bu masonik bir sembolden öteye geçememişti. Ama masonları memnun etmeyi başarmıştım hani. Fakat hayvan hakları savunucularını bir türlü işin içine çekemiyorduk. 'Sivriler hayvan değil mi' ajitasyonu da işe yaramamıştı. Hemen olaya müdahale edip #VuranAdam eylemini başlattım. Elime bir sineklik alıp nerede sinek avcısı varsa onlara vurmaya başladım. Sineklik tam işe yarıyor derken sinek avcılarının sabrının taştığını nerden bilebilirdim. Hemen sinek ilacıyla müdahele ettiler. Neyseki yanımda limon vardı gözüme sıkınca etkisi kayboldu. Ama sinek avcılarından bir iki tanesini öldürmeyi başardım. Sonraysa olan oldu. Niye suçlu konumda oldum hiç anlamadım...

   Ne derler bilirsiniz:
   Ne zaman işler yolunda gitse tıkır tıkır
   Taarruza geçiverir sivriler vızır vızır

   Genç Sivriler Rahatsız Olmasın diye..

12 Temmuz 2013 Cuma

   Bir yıllık bir kirlenip paslanma sürecinin ardından şükürler olsun ki yine Ramazan-ı Şerife ulaştık. Ramazan ayı biz müslümanlar için eşi bulunmaz bir nimettir. Düşünün ki gün boyunca toz toprak ya da pislik içinde bulunmak zorunda kalıyorsunuz. Ve çalışırken bir an önce akşam olması için dua ediyorsunuz.  Akşam eve geliyorsunuz. Ne yaparsınız? Tabi ki bir an önce yıkanıp temizlenmek istersiniz. İşte mübarek Ramazan ayı da tıpkı gün boyu akşamı beklediğimiz gibi yıl boyu bu ayı beklediğimiz ya da beklememiz gereken bir aydır. Zira yıl boyunca yeterinden fazla kirleniyoruz. Şimdi temizlenme vakti...


   Mübarek Ramazanı bizler iple çekerken bir de ramazanın bitmesini iple çekenler vardır. Evet şeytandan bahsediyorum. Yıl boyunca bize nefis vesilesiyle yapmadığını bırakmayan iblisin bu ayda elini kolunu bağlamış bulunuyoruz. Madem elini kolunu bağladık, yokluğunu fırsata dönüştürmeyelim mi? Onun bize bir yılda yaptığından fazlasını biz ona bir ayda yapalım. Zamanımızı iyi değerlendirelim. Dostluğumuzu, kardeşliğimizi pekiştirelim. Küs ya da dargın olduklarımızla barışalım. En azından deneyelim, ne çıkar? Fakat şeytanın insani çıraklarına da dikkat edelim. Bizi ramazan kampanyası gibi oyunlarla tuzağına düşüremesinler. Bir de medyamızın onları pohpohlamasına izin vermeyelim. Zira haberlerde oruç tutmadığı için dayak yedi cümlelerini duymamıza zannediyorum ki az kaldı. Bu ayda acı haber duysak ta tatlı haberleri yayalım. Milleti galeyana getirici paylaşımlardan uzak duralım. Biz olalım, bir olalım, iri olalım, diri olalım. A için bir olay olduğunda gıkımızı çıkarmıyorsak aynı şey B için olduğunda olayı göklere çıkarmayalım. Adaletli olalım. En azından bu ayda medya denilen menetin (kartel) oyununa gelmeyelim. Uyanalım, uyanık olalım, uyanık kalalım...

   Ramazan'a 11 ayın sultanı diyoruz ya, gerçekten öyle. Çünkü bu ayda aldığımız her nefes bizim için fırsattır. Bu ay bize sevmeyi öğretir. Sevilmeyi öğretir. Kardeşliği öğretir. Dostluğu öğretir. Komşuluğu öğretir. İnsan olmanın hazzına varmayı öğretir. Fakat ramazanda beşeri olarak en çok neye önem verilmelidir derseniz, derim ki çocuklara önem verilmelidir. Bir çocuğa ramazan sevgisi aşılanırsa o çocuk bir fidan misali büyüyüp ağaca dönüşüp meyve vermeye başlayacaktır. Yoksa İsrail'in her yere diktiği gargat ağacına dönüşmesi muhtemeldir. Ben şahsen çocukluğumdaki ramazanları özlüyorum. O yüzdendir ki Ramazan'a sahip çıkmaya çalışıyorum. Ama çocukluğumda Ramazan sevgisini ve edebini görmeseydim şu an bunun kıymetini muhtemelen bilmiyor olacaktım. Hani diyorlar ya ağaç yaşken eğilir diye. Gerçekten öyle. Çocuğun gücü yettiğince oruç tutturulmalıdır. Bunu da tekne orucu dediğimiz yöntemlerle alıştırarak yapmak en güzelidir. Fakat bazı ebeveynlerimizin yaptığı gibi bugün okulu var oruç tutmasın, bugün tatili biraz dinlensin gibi bahanelerle oruç tutturmazsak, tabi sağlık sorunu da yoksa çocuğumuza kötülük etmiş oluruz. Pedagoglara göre oruç çocuğun iradesini güçlendirmektedir. Bizler için de eşsiz faydaları vardır. Sıhhat açısından oldukça yararlıdır.

   En başta biz bireyler olarak sevmeyi öğrenmeliyiz. Böylelikle eşsiz bir Ramazan ayı geçireceğimize inanıyorum. İnsanı sevmek zaten en baştaki görevlerimizdendir. Fakat aç kalmayı sevmek, iftar sofrası hazırlamayı sevmek, Ramazan alışverişi yapmayı sevmek, namaz kılmayı sevmek, Kur'an okumayı sevmek, komşu ve akrabalarla iftar açmayı sevmek, teravih namazını sevmek, iftar saatini beklemeyi sevmek, Ramazan pidesini sevmek, karnımızın acıkmasını sevmek, dostlarla sahurlayıp muhabbeti sevmek, kendini sevmek, Resul'u sevmek, Allah'ı sevmek... Hiç bir tanesini tabir etmenin mümkünü yoktur. Sevgi kavramının soyut bir kavram olmasının güzelliğini bir kez daha anlıyoruz böylece...

   Ramazan'ı coşkuyla yaşarken bir de Rabbimiz'in bize bu emri niçin verdiğini anlamamız gerekir. Ne diyor Ramazan : Amacım sizi aç bırakmak değil. Amacım size açı anlatmak... Öyle ya 21. yüzyılda yaşıyoruz ve hala insanlar dünyada açlıktan ölüyor. Onların halini anlamamız için halleriyle hemhal olmaktan daha güzel bir çözüm var mı? Peki onları ne kadar iyi anlayabiliyoruz? Sizin hiç temiz su bulamadığı için sıtmaya yakalanan çocuğunuz oldu mu? Açlıktan midesi sırtına yapışan bir çocuğunuzu kendi ellerinizle mezara bırakmak zorunda kaldınız mı? Ya da hiç susuzluktan bir hayvanın idrarını içmek zorunda kaldınız mı? Allah göstermesin. Ama biz bu insanları oruçluyken anlayamazsak başka ne zaman anlayabiliriz? Bizim ülkemizin tek derdi bir kaç ağacın taşınmasına tahammül edemeyip sokaklara dökülmek mi? Ufacık şeylere bu kadar parlayabiliyorken, açlıktan ölen Afrika için, yıllardır İsrail barbarlığına maruz kalan Gazze ya da Filistin için, Burma'daki, Myanmar'daki diri diri yakılan kardeşlerimiz için, Doğu Türkistan'daki Çin zulmü gören Urumçi için, gıkımız çıkmıyor ve ülkemizdeki olur olmaz şeylere ayaklanıyorsak adalet anlayışımızın ne boyutta olduğunu bana anlatabilir misiniz? Ha ara sıra Afrika'ya yardım için ilaç kampanyası başlatıyoruz. Ama ilaç kutularının üzerinde tok karnına yazıyor. Komediye bakar mısınız?




   Cümlemizin Ramazan'ı Mübarek Olsun Dostlarım. Ama Ramazan sadece bize gelmesin...

11 Temmuz 2013 Perşembe

On 23:06 by duygubatga   No comments
Hüzün mevsimine girmiş bulunmaktayız.
Son dönemlerde yaşanan olaylar hiç de iyi değil..güzel değil..mutlu değil.
Gündem:Gezi parkı.
Direnenler ve direnmeyenler.
19 yaşındaki Ali İsmail Korkmaz maalesef direnemedi.Ailesine ve sevdiklerine başsağlığı ve sabır diliyorum.Bitti mi ? Buraya kadar mı ? Ne olucak şimdi? Kim hesap vericek? Niye bu kadar basit gelişiyo herşey ? Yaşananlar...olanlar çok mu sıradan çok mu basit.
Evet Ali uyanamadı belki ama biz uyanalım.Uyanmalıyız.Uyandırmalıyız!!!
Düşünsenize Ali sizsiniz ve öldünüz.Rahat mı uyuyorsunuz şu an..Daha 19 yaşındaydınız oysaki.Türkiye'nin en güzel üniversitesini okuyordunuz.Önünüz de koca yıllar ve yapmanız gerekenler vardı,hayalleriniz umutlarınız vardı.Yarınlarınız vardı..düşleriniz vardı..Ümitle bakıyordunuz hayata. Daha 19 yaşındaydınız oysaki..
Aileniz vardı.Sizi özleyen bekleyen arkadaşlarınız vardı.Ölmek için daha çok erken değil mi?
Düşünsenize Ali sizsiniz ve öldünüz.Rahat mı uyuyorsunuz şu an..
Uyuyamıyorsunuz değil mi?
 

10 Temmuz 2013 Çarşamba

On 13:14 by duygubatga   No comments
Ali İsmail Korkmaz 19 yaşında üniversiteliydi, 1 ay önce Eskişehir'de, biber gazından kaçarken sopalarla dövüldü yoğun bakımdaydı bugün öldü ! insandı !

Anadolu Üniversitesi Eğitim Fakültesi İngilizce Öğretmenliği Bölümü 1'inci sınıf öğrencisi Ali İsmail Korkmaz, Eskişehir'de geçen 2 Haziran Pazar gecesi Gezi Parkı eylemine destek için Ak Parti il binasına yürüyen yaklaşık 4 bin kişinin bulunduğu kalabalık arasında yer aldı. Polisin boyalı basınçlı su ve biber gazlı müdahalesinin ardından ara sokaklara kaçan Ali İsmail Korkmaz, iddialara göre burada sivil giysili 5-6 kişinin saldırısına uğradı.
Elim daha fazla yazı yazmaya razı gelmiyor.Şu anki isyanım ve öfkemden dolayı hiç birşey bulamıyorum..
Üzgünüm çok üzgünüm hemde..


On 00:08 by duygubatga   5 comments
Artık sıcak bir merhaba ile güne başlamıyoruz son zamanlarda farkında mısınız?
Evlerimizden çıkmadan açtığımız televizyonlardan yayılan negatif enerji yüklü yürek dağlayan haberler ve okuduğumuz gazetelerden yansıyan şiddet haberleri ile güne nasıl sevecen başlanır ki? Birbirimize yan yan bakmaya, ufacık bir kıvılcımda alev almaya ,siz ve biz olmaya başlayalı o kadar uzun zaman oldu ki..
Geçtiğimiz günler de bir haber okudum ve yine şok geçirdim..Yine katliam ve yine kadına şiddet!
28 yaşındaki B.K eski kocası tarafından sokak ortasında bıçaklanarak öldürülüyor. Yanında mini kızı var ve annesini ağlayarak uyandırmaya çalışıyor..işte bu sahne de bende ağlıyorum.Yanımda bulunan
 anneme sıkıca sarılıyorum. Ama o kücük masum bebeğin maalesef böyle bi şansı yok.Elinden alıyorlar bazı insan dışı varlıklar !
Maalesef ülkemiz de bu tür olaylar hala devam ediyor.Eğer hiç birşey yapmazsak devam edicek.
Peki ne yapmalıyız? Gercekten devletin yürüttüğü kadına yönelik faaliyetlar yeterli derecede işlerlik kazanıyo mu? Dernekler,vakıflar,sığınma evleri ve daha niceleri..

Türkiye'mizin hemen hemen her yerinde faaliyet gösteren Kadın Dernekleri son zamanlarda calışmalarını iyicene arttırmış durumda.Bu durum olumlu olsada yeterli değil.Kadın Hakları yeterli derecede araştırılmalı ve bu derneklerin yerleri,itibarda bulunabileceğimiz kişileri bilmeliyiz.
Yan komşumuz durmadan kocasıyla kavga ediyor ister istemez bizde kulak misafiri oluyoruz.Bazen şeytan diyor eline al sopayı giriş adama.Niye sesimizi çıkartamıyoruz? Korkudan mı bize ne gibilerinden mi karışmak mı istemiyoruz..Peki ya şiddete uğrayan kadınlar onlarda mı korkuyorlar ?
Evet korkuyorlar,çok korkuyorlar hemde..bilmiyorlar,gizleniyorlar,susuyorlar,kaçıyorlar..
Şimdi dayanışma vakti.Elele olup yardım etme vakti.Susma değil çığlık olma vakti!


Karakola gitsen polis, kocandır diyor.
Mahkemeye çıksan; hakim, yuvandır diyor
Alttan alsan bile işler sarpa sarıyor
kadınlara şiddete şiddetle hayır! ..

Adın ayşe fatma jale ya da neyse ne
Ne kimliğin var, ne adın,ne de söz hakkın
Nihayet bir yüzüğü, parmağına taktın
Kadınlara şiddete şiddetle hayır

Yaradılışta erkeğin eğe kemği,
Harcasa da yaranamamaz onca emeği
İş olsun diye vermişler pembe kimliği
Kadınlara şiddete şiddetle hayır
                                                    DİLEK BİLGA


Son olarak ben de şiddete HAYIR diyorum ya SİZ?


9 Temmuz 2013 Salı

   

   Vampirler... Korkunç, ürpertici, vahşi yaratıklar. Hepimiz vampirler hakkında birçok hikaye okumuş ya da dinlemişizdir. Son zamanlardaysa önüne geçilemeyen bir vampir-film hastalığı var. Aslında bunların çok ilgi çekici filmler olduğu  su götürmez bir gerçektir. Yapımcılar da bu konudan ziyadesiyle yararlanmaktalar. Peki bu durum vampirlerin ne kadar hoşuna gitmektedir? İnsan hakları denen bir şey var neticede. Tabi vampirleri insan sayarsak... Ben vampirlerin bu filmlerden haz etmediklerini sanıyorum. Düşünün ki bir efsanesiniz. Yıllar geçtikçe halk ağızdan ağıza ne kadar güçlü, cani ve cüzzamlı olduğunuzu yayıyor. Namınıza nam katıyorsunuz. Derken bir gün filmleriniz dönmeye başlıyor ekranlarda. Peki ne oluyor? Halk size zamanla alışıyor. Öyle ki o korkunç filmlerinizi izlemek için can atıyor. E nerede kaldı caniliğiniz, heybetiniz? İki paralık oluyorsunuz. Yerin dibine sokuluyorsunuz. O gece uyumadıkları için sizinle korkutulan çocukların gözünde bile rezil, kepaze oluyorsunuz. Bu durumu içerlemez miydiniz?

   Yaşam tarzlarıyla da insanlardan oldukça farklı yaratıklar bu vampirler. Bir vampir düşünün ki gün ışığına çıkamıyor. Böylesi bir mahlukatı şişirmenin mantığı ne? Nerede kaldı heybetin hey gidi koca Dracula? Sen ancak geceleri gez toz. Oğlum hasta olursunuz lan. İnsan vücudunun belirli oranda güneş ışınlarına ihtiyacı var. Sonra cildimiz neden böyle sarkmış, yok efendim neden bu kadar gerginiz. Sonra estetiğe tonla para döküyorsunuz. Olmadı estetik cerrahının kanını döküyorsunuz. Gerçi döktüğünüz kanı da israf etmeyip içiyorsunuz. Bu yönünüzü takdir ediyorum bak. Ama koca adamsınız. Tabutlarda uyumalar, haçtan, sarımsaktan falan tırsmalar, gümüşten köşe bucak kaçmalar falan hiç yakışıyor mu? Bir aynada heybetinize bakın ayıp yahu. Ama sizin yansımanız yoktu ki değil mi? Yani ne kıymeti kaldı o zaman vampirliğinizin? Yüzyıllarca yaşayıp ne yapacaksınız hem? Bir de o kurt adamlarla birbirinizi yemeniz yok mu? Beter olun... Hem o kurt adamlara da bir çift sözüm var. Oğlum insan mısınız? Kurt musunuz? Önce bunun kararını bir verin. Yok efendim dolunay çıktı kurt adama dönüşeyim. Yok efendim dolunay çaktı insan olayım. Ayıp be. Önce karakteriniz bi otursun. Hem öyle dolunay var diye uluyup milleti rahatsız etmeye ne hakkınız var. Azıcık insan olun insan...

   Kan Emici Devletlere Saydırırken Vampirleri İncitmeyin!

   Vampirler, çok fazla insanlarla haşır neşir olan bir topluluk oldukları için hisli mahluklardır. Dikkat edin hiç bir vampir sizi parçalara ayırarak etinizden ve sütünüzden faydalanmaz. Peki ne yapar? Usulca boğazınızın yan tarafından kavrayıverir ve kanınızı içer. Sizse yek vücut olarak kan kaybından ölürsünüz. Ya da vampirimiz sizi kendilerine layık görürse sizi de vampire dönüştürebilir. Ayrıca bu vampirlerde büyük teknoloji var vesselam. Çünkü insan kanının grubu ne olduğuna bakmaksızın kanını içiyor ve bundan fayda sağlıyor. Siz hiç 0 rh (-) kan grubuna sahip bir insana a rh (+) kan nakledildiğini duydunuz mu? Tabiki de duymadınız. Demek ki vampirlerin iç organlarından birine kan transformatörü (dönüştürücü) entegre edilmiş. İnsanoğluna da böyle ileri düzey teknoloji yakışır artık. Bir de dünyada çeşitli bahanelerle kan dökmeye bayılan emperyalist ülkeler mevcut. Yok demokrasi getirecem, yok terörü bitiricem, yok petrol alıcam derken mecazi anlamda vampire dönüşüyorlar. Bu tür söylemlerse vampirleri ziyadesiyle üzüyor. Aman dikkat diyelim. Fakat bence yine de masum ülkeler bunlara karşı sarımsak dikmeli ve bu ülkelerin başkanları ve ileri gelenleri boyunlarına sarımsak asmalıdır. Bu yöntem emperyalist ülkeleri sizden uzak tutacaktır.

   Vampirlerin Soyu Nereye Dayanıyor?

   Anlatılanlara göre vampirlerin soyu 3.Vlad'a dayanmaktadır. Peki kimdir bu Vlad? Osmanlı zamanında Eflak ve Boğdan beylikleri ele geçirilince Vlad'ın babası Vlad'ı kardeşi Radu'yla beraber rehin olarak Osmanlı'ya vermiştir. Vlad ve Radu Şehzade Mehmed'le (Fatih Sultan Mehmed) beraber Osmanlı saraylarında yetişmiştir. Vlad, Şehzade Mehmed'le çok iyi dostluk kurmuştur. İkisi beraber enderun da eğitim almışlar ve bir rivayete göre kan kardeşi olmuşlardır. Vlad neredeyse bir Osmanlı Şehzadesi gibi eğitilmiş yönetim ve askeri alanda da farksız bir eğitim almıştır. Bir gün 2. Murat ölünce Şehzade Mehmed 2. kez tahta çıkarak padişah olmuştur. 21 yaşında İstanbul'u fetheden Fatih 1456 da Vlad'ı Eflak valisi yapmıştır. Başta Osmanlıya sadık olan Vlad'a sonradan bir haller olmuştur. Ve insanlara zulmetmekten zevk duyar hale gelmiştir. Ayağına gönderilen Osmanlı elçilerine kavuklarını çıkarmadıkları için kavuklarını tepeden başlarına çiviletmiştir. Trabzon'a sefere çıkan Fatih'in yokluğunu fırsat bilip. Eflak sınırlarını aşarak binlerce Osmanlıyı kazıklara oturtmuştur. Bu nedenle Kazıklı Voyvoda olarak da bilinir. Fatih bu durumu haber alıp atını o yöne sürdüğünde gördüğü manzara korkunçtur. 5 km boyunca kazıklara dizilmiş Osmanlı halkı...Sadece Osmanlı'ya değil kendi halkına da işkence etmiş ve kıyım yapmıştır Vlad. Fakirlere yemek daveti verip hepsini bir salonda yaktırtmış ve bu durumu izleyip ziyafet çekmiştir. Mideye bakar mısınız? Fatih'in ordusuyla üstüne geldiğini duyan Kazıklı Voyvoda yanına 10 bin kişilik bir ordu alarak ormana çekilmiştir. Ve ne kadar kuyu varsa hepsini zehirlemiştir. Osmanlı ordusu da susuzluktan sersefil olmuştır. Bir gece ani bir baskınla iyi derecede Türkçe bilmesinin de yardımıyla Osmanlı ordusunun içlerine kadar sessizce girmiş son anda Yeniçerilerin uyanıklığıyla 7 bin zayiat vererek kaçmıştır. Sonrasında Macar'lara esir düşmüştür. İşte ecdadımız böylesine bir cani ile uğraşmıştır. Vampir efsaneleri de Vlad'dan esinlenmiştir. Dracula adıyla vlad simgelenmektedir.
 
   Şimdi ise bir film çekiyorlar. 2014 de vizyona girecek olan filmde bir nevi Vlad yani Kazıklı Voyvoda ya da Macarların tabiri ile Kont Dracula masum gösterilmeye çalışılmaktadır. Daha da kötüsü onu şeytanileştirenin Fatih Sultan Mehmed olduğu anlatılmaktadır. Buna tabiki de inanamayız fakat mesele bu cesareti gösterebilmeleri. Aslında bizden yüz buluyorlar. Biz dizilerimizde ya da filmlerimizde ecdadımızı o kadar küçük düşürüyoruz ki. Onlar da bunu fırsat bilip bizden öc almaya çalışıyorlar. Zira kendi halkı Vlad'a cani ismini vermiş. Macarlar Dracula yani şeytan demiş. Biz zaten Kazıklı Voyvoda demişiz. Ve suçlu dedem oluyor öyle mi? Fazlasıyla tuhaf. Ecdad tarih yazmış evlat okumaktan aciz... Yalan yanlış dizilerle uydurulmuş tarih kitaplarıyla bunu ancak biz başarabilirdik. Aferin bize...


   Peygamber övgüsüne mazhar olmuş. Gemilerimizi karadan yüzdürmüş. Çağ açıp çağ kapatan komutan Fatih Sultan Mehmed Han... Ruhu Şad olsun... İnşaallah bir daha bunlara fırsat vermeyiz...

   Ne derler bilirsiniz:
Dikilmişse karşına en azılı bir vampir
As boynuna sarımsak korksun tir tir..

Görüşmek üzre, kendinize iyi bakın dostlarım. Gıdışlara mukayyet olun..