Business

29 Nisan 2013 Pazartesi

On 22:47 by tansel uğur   No comments
   Ha düştü ha fırladı derken altın fiyatları geçtiğimiz günlerde dibi gördü. Aslında dibi görmekle kalmadı adeta yer yerinden oynadı. Yastık altı yapılan paralar da bu vesileyle gün yüzüne çıktı. Çıktı çıkmasına da piyasada en çok tercih edilen altın, yani çeyrek altın kalmadı. Merkez Bankasının duyurduğuna göre darphane yeniden yoğun bir şekilde çeyrek altın basmaya başladı. Elinde bulunduran halkın yüzünü asan altın, elinde sermaye bulunduran yatırımcının da yüzünü güldürdü. Aslında tam olarak güldürmedi. Yani tam güldürecekti. Ama tam olarak böyle olmadı. Fakat talebi karşılayamayan arz nedeniyle sessiz bekleyiş hala sürüyor.



   Memleketimin uyanık yatırımcısı bol olduğu kadar uyanık esnafının da olduğu yadsınamaz bir gerçektir. Gurur duyduğum insan-memleket tablosunu bir kenara bırakıyorum. Bu durum karşısında da kuyumcuların da önceden bağlamış oldukları malı kelepir fiyattan elden çıkarması beklenemezdi. Bu nedenle kuyumcu ve sarraf ahalisi elindeki altını (bilakis çeyrek altını) satmama kararı aldı. Aslında bakarsanız böylelikle esnaf tarihinin 'Müşteriye yok denmez' tabirini, tabiri caizse yerle bir etti. Galiba da haksız sayılmazlar. 

   Fakat kafamı kurcalayan bir husus altının neden bu kadar değerli olduğu. Neden gümüş değil, bakır değil ya da taş değil de altın? E tabi ki de nadir bulunması ve şık olması dediğinizi duyar gibiyim. Hemen o her şeyi bilen atalarımıza dönüp bakmak istiyorum. Akla ilk gelen söz de  kesinlikle şudur: 'Bülbülü altın kafese koymuşlar ille de vatanım demiş'. Bu hususta şu üç madde kafamı kurcalamakta :

1-) Bülbüle göre altın neden bu kadar değersiz olabilir?

2-) İnsanlar bülbüle neden altın kafes gibi bir lüksü layık görmüşler? Bülbül bunu hak edecek ne yapmış?

3-)Bülbül konuşmayı nereden öğrenmiş?

   İşte yukarıda da görüldüğü gibi altına hayvanlar bile değer vermemiştir. Aslında burada asıl mevzu konuşan bir bülbülün var olmasıdır. Konuşan bir bülbül hiç çeyrek altınla mukayese edilir mi?  Bence edilemez. Edilmesi teklif dahi edilemez. Fikrimce bundan sonra kuyumcular sesimi duyarak halihazırda bulunmayan çeyrek altın yerine bülbül satmalıdır. Bu kadar uyutulduğumuz yetmedi mi? Kullandığımız bir diğer deyime göre de 'İstanbul'un taşı toprağı altındır'. Yani görülmektedir ki bilinçli Türk halkı altının taş toprak kadar değersiz ya da değerli olduğunu yıllar öncesinden anlamıştır.

   Sözün özü altına haddinden fazla değer vermeyelim! Vermeyin! Hatta kurtulun onlardan. Aklınıza uygun bir çözüm gelmiyor mu? Kafanız mı karışıyor? Mala mülke verdiğiniz değer artık canınızı mı sıkmaya başladı? Alın size bir kurtuluş formülü. Mesela tüm altınlarınızı bana vererek kurtulabilirsiniz. Bunu size çok görmem açıkçası. Bu iyiliğimi de unutmayın...

27 Nisan 2013 Cumartesi

On 18:08 by tansel uğur   No comments
   Ne oynak bir gündemimiz var, pes doğrusu. Daha da doğrusu hayret! Ondan da doğrusu var mı açıkçası bilmiyorum. Biri bitmeden başka biri türüyor. Aralıksız girilen reklam gibi. En son gündemimiz de milli içki olayı oldu. Biri ayran der, biri rakı der, biri kımız der, öbürü çay der. Aynı zamanda da önemsiz ama tesirli meseleler bunlar. Biri de çıkıp bunların hepsi milli içeceğimiz kabul edilsin diyemiyor. Ben niye diyemiyorum onu da bilmiyorum. Neyse meselemiz bu değil. Harbi ya mesele neydi ki. Yine mi değişti acaba? Ne ara? Yok yok içecekti elbette. En millisinden...

   Ayranımız yok değil, tamam aynı zamanda bol da içmeye. Fakat nedir bu tahterevan merakı? Koltuk sevdasından sonra bir de tahterevan sevdası çıktı başımıza iyi mi?  Daha ayran kelimesini ağıza almadan ayrı düşmeye meyilli bir millet olduğumuzdan olsa gerek her yorum yapan da kendini diğer tebaaya göre daha muteber ilan etmekte. Her kafadan bir ses, her sesten bir mana, her manadan da içi boş lakırtılar duyuyorum. 

   

   Bu arada hep bu sözün nereden çıktığını da merak etmişimdir. Bir insan ya da insan topluluğu ayran içilmesi sebebiyle niye ayrı düşer ki? Bence bu hususta kamuoyu aydınlatılmalı. Halkımız bunu sadece kafiye olsun diye söylemiş olamaz. Sanmıyorum. Yani olmamalı. Rekabetçi firmaların slogan yarışı gibi deyim mi olurmuş be? Elbet bir anlam barındırıyordur mutlaka. Böylelikle çok önemli bir konuya da parmak basmış oldum. Şimdi de parmak basmak deyimi fena halde kafamı kurcalarken bastığım parmağı geri çekme ihtiyacım doğdu. Ne zaman derinden bir konuya değinsem şizofrenik bir sancı çekiyorum. Allah'ım ne kadar fedakarım yılmıyorum da. 

   En iyisi gidiyim de kendime buz gibi bir ayran yapayım. Hatta içine kahve de koyayım. Sahi ya süte kahve karıştılınca çok güzel oluyor. Ayrana niye karıştırılmasın ki? Mutlaka denemeliyim. Hem kim bilir belki de yeni bir milli içecek bulmuş olurum. Zehirlenirsem de en az kırk yıl hatrı olacağı kesin. Buluş diye buna derim ben be.. 

23 Nisan 2013 Salı

On 19:19 by tansel uğur   No comments
   Doksanlı yıllardan itibaren yayılmaya başladı bu bilgisayar çılgınlığı. Bundan yedi sekiz yıl öncesinde de çığ gibi büyümeye başladı. Vay efendim komşuda var bizde nasıl olmaz. Vay baba bana bilgisayar al bütün arkadaşlarımda var bir ben de yok. Vay baba ödev yaparım noolursun. Vay baba dünya artık bu makinelerle yönetiliyo yoksa hiç kimse iş bile bulamaz. Bu ve bunun gibi bahanelerle babalar ikna edilirdi hep. Şimdi ise almayanı dövüyorlar. E dünyaya ayak uydurmamak da olmazdı tabi.

   Son yıllarda da bir sosyal medyadır aldı başını gitti. Herkes bir yarış içinde paylaşım da paylaşım paylaşım da paylaşım. Ne kadar paylaşımcı bir millet olduk biz böyle. Şikayetim de yok tabi. Ama şu yeni yetme ergenlerin sarf ettikleri sözler yok mu? Sanırsın hepsi assolist, modacı, bilim adamı, şair... 

  Daha geçen ilkokul çağında bir kız 'bütün erkeklerden nefret ediyom' yazmış. Yazık ya erkek kardeşi gofretini falan yemişse demek ki.. 13 yaşında bir ergenin,belki ergen bile değil, yazdığı söz : 'Madem sonumuz morg. Ölümüne Tuborg!'. Haberimiz yok ta Tuborg meyve suyu mu çıkardı ne yaptıysa artık.. Şuursuzca yazıyoruz aklımıza ne geldiyse... Meğer ne kadar da açmış buna ergenlerimiz. Bari gelin bizim gibi blog açın da içinizde kalmasın di mi? Tamam tamam demedim. Gelirsiniz falan...



   Bir de içlerinde atarlıları yok mu? offf en çok ta onlar bitiriyo zaten beni. Yarım metre boyuyla klavye erkekliği yapanları özellikle hiç kaçırmıyorum. Oku oku gül. Bedava, gerçek komedi, daha ne ister bir insan. Tabi duygusal olanları da çok acıklı oluyo be! İşte sık sık karşılaştığımız bir durum :'Sevgilisinden ayrılınca profil fotoğrafını kapkara yapan genç yine yürekleri burktu'.. Çok fena çok .. 

   Her şeyden önce kendiniz olun. Yazmak sizi rahatlatıyorsa yazın be. Doya doya saçmalayın. Ben rahatlıyorum şahsen. Ama kendinizi komik duruma düşürmeyin. Ha bu arada benden size bir tavsiye yıllar sonra Google da isminizi arayınca şu anki yorumlarınızı ve yazılarınızı silmek için çok uğraş verebilirsiniz. Dikkat edin. ;)

    Bu konuya değinmesem olmazdı. Bir ara da olgun insanların kullandığı sosyal medya örneklerine değinmeliyim sanırım.

22 Nisan 2013 Pazartesi

On 18:27 by tansel uğur   No comments
   Bayramlar bir milletin kültürünü, değerini ve özünü yansıtan naçizene günlerdir. Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramını yaşamakta olduğumuz bugün de aynı zamanda Cumhuriyetimizin 90. yılını kutlamaktayız. Bu bayramı da 93 yıl önce meclisimizin açılmış olduğu gün nihayetinde çocuklara verilmiş bir hediye olarak görmekteyiz. Çocuklar bunu hakedecek ne yaptı diyerek bir geyiğe  de girmeyeceğim.
   
   Fakat insan şunu sormadan da geçemiyor. Yahu kardeşim madem bu bayram çocuk bayramı da niçin bütün yükü çocuklar çekiyor? Yürüyüş yaptırılan çocuklar, günler öncesinden sıcağın bağrında çalıştırılıp bayram günü sahada koreografi sergiletilen çocuklar, şiirler okutulup trampet çaldırılan çocuklar. Ellerine borazan verilip üfletilen yine çocuklar. Yahu yazık değil mi el kadar bebelere..



   Kule yapacam derken düşüp sakatlananı mı ararsın, uygun adım yürürken senkronunu kaybedip hocasından fırça yiyenini mi ararsın,  boynuna kendinden büyük davul asılıp iki büklüm olanını mı ararsın, elindeki boruyu öttürecem diye elma şekeri gibi kıpkırmızı olanını mı ararsın ( bu arada ben hiç başaramadım bunu ) neler çekiyor bu çocuklar neler. En çokta o elindeki flamayla saatlerce dolaşan çocuğa acımışımdır. Bir eli düz bir eli ters durduğu için hep çolak kalacak diye de korkmuşumdur. Yazık değil mi arkadaş? Hiç unutmam bir keresinde sahada Türkiye haritası çizerken Sinop burnunu oluşturan bir arkadaşım hasta olduğu gerekçesiyle gelmemişti. Yokluğu da fark edilmeyince tören boyunca haritamız o burundan yetim kalmış ve tören öylece geçiştirilmişti. Olayı tepeden izleyen kaymakam beyimiz durumu hocamıza anlatmış hocamız da ertesi gün okulda o çocuktan herkesin önünde hesap sormuş ve o arkadaşta hayatı boyunca Sinop'tan nefret etmişti. Hala ediyormu bilmiyorum.Başka birinde de bir arkadaşım uygun adım marşı beceremiyordu. Sağ ayak-sol kol, sol ayak-sağ kol yapacağına denize açılmış bir tekne gibi sağlı sollu ve senkronu kopmuş bir vaziyette gidiyordu. Durumu içler acısı ama aynı zamanda komikti doğrusu. Sonrası malum...

   Bende diyorum ki arkadaşım bu bayram madem çocukların bayramı. Artık eziyeti çocuklar çekmesin. Aksine çocuklar oturup izlesin. Gösteriyi de anneler babalar yapsın. Yine öğretmenler öncülüğünde tabi. Çok mu şey istedim ne? Ama ne var ki mutlu olan çocuklar olsa, onlar izlese eğlense sonra da hep beraber cümbür cemaat aileleriyle yürüyüşe katılsa, onlara en güzel şiirleri öğretmenleri okusa, o gün okulun düzenlediği bir etkinlikle onlara çeşitli animasyon gösterileri yapılsa, günün anlam ve önemini belirten bir tiyatro öğretmen ve velilerce hazırlanıp sunulsa, yani kısacası çocuklar o gün mutlu olsa...


   Böylelikle çocuklar bayramları daha çok sevmezler mi? Önemli olduğunu hissetmezler mi? İşte o zaman bayramları bayram olmaz mı? Evet galiba çok şey istedim. Umarım çocuklar bundan sonra bayramları eziyet olarak değilde, bayram olarak görürler. 

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramınız Kutlu Olsun..


    

    
   

   

19 Nisan 2013 Cuma

On 19:18 by tansel uğur   3 comments
   Geçtiğimiz günlerde ülkemizde ne olduğu ve nereden geldiği anlaşılamayan bir T.C krizi yaşandı. İddiaya göre T.C ibaresi her yerden ve zihnimizden silinmeye çalışılıyordu. Bense vize haftası olması sebebiyle gündemi takip edemiyordum. Bir gece kontrol amaçlı olarak hesabımın bulunmuş olduğu sosyal medya sitelerinden birine girdim. Bir de ne göreyim? Her yer T.C olmuş. Bir an için afalladım doğrusu. Evet artık kendimi Suriye'den gelen mülteciler gibi hissediyordum. Sanki arkamdan Esed güçleri geliyormuşçasına tedirgindim. Artık şu sınırı bir geçsem de rahatlasam diyordum içimden. 


  Oldukça yorgun olmama rağmen bir an önce sınır kapısından geçip Türkiye'ye sığınmam gerektiğini düşünüyordum artık. Bilgisayarı bırakıp koridor kapısından içeri girdim. Ve 'ÖZ-GÜR-LÜK' diye deliler gibi bağırmaya başladım. Rambo'nun tüm düşmanlarını alt ettiği gibi ben de Esed'ten kurtulduğumu düşünüyordum. Çok güçlüydüm ve bir zafer kazanmıştım. Nasıl bağırmayayım... Derken alt komşumun oklavayla ayaklarımın altındaki betona 3 kere vurmasıyla kendime gelmiştim. Ne yapıyorum ben diyerek kendime çeki düzen verdim. Lakin hava almam gerekiyordu. Çok yıpranmıştım çok...

   Ara ara kafa dinlemek için gittiğim parka doğru biraz hava alıp sakinleşmek için yola çıktım. Parkın önünde durdum ve her şey yolunda mı diye etrafa bakınıyordum. O da ne? Evet park tabelasında T.C ibaresi yoktu. Çılgına dönmüştüm. Gözlerime inanamıyordum. Acaba şu an paralel evrende miyim diye düşünmeye başlamıştım. Derken arkamda bir otomobil durdu ve beni protesto edermiş gibi kornaya basıyordu. Evet korkmuştum. Sonra yol verdim ve adam otomobilini parkın ağzına park etti. Park içinde park olur mu diye düşünmeye başlamıştım. Kafamda deli sorularla ben bu paradoksu yaşarken arabadan inen adam yanıma geldi. 'Yaşıtların hudutta can veriyor sense bir kornadan bile  korkuyorsun' diyordu. Dalga geçiyordu belli ki ama her ne kadar dalga da olsa içime oturmuştu bu söz. Öyle ya biz burada birbirimizi yerken birileri vatanı koruyordu. Aklımdan hemen eve gidip internette adımın başına 'Türkiye Cumhuriyeti bir bütündür, parçalanamaz' yazmak geçiyordu. Ama çok uzundu bir kere. Hem bunun önüne geçilemezdi ki. Yarın BİM kapanacak olsa öğrenci milleti 'Hadi beyler adımızın başına Le koyuyoruz' diyecekti. Hem yarın torunlarımıza ne diyecektik? 'Bak evladım bir gün vatan elden gidiyordu, adımızın önüne T.C koyup vatanı kurtardık' mı? bu kadar kolaymıydı? Ya da Vatan sevgisi bu muydu?  

   Çözüm süreci tartışmaları da vardı aynı zamanda. Nedense yapıcı olanların sayısı yok denecek kadar azdı. Bir öneri sunuldu. Akil adamlar bölge bölge dolaşıp halkı aydınlatacaktı. Ne kadar akil oldukları tartışıladursun başka bir öneri sunan kimse yoktu. Öneri konusunda ortada kimse yokken söz konusu eleştiri olunca çanak çömlek patlıyor herkes saklandığı delikten dışarı çıkıyordu. Üstüne üstlük vuralım, kıralım, parçalayalım diyenler türemişti artık. Peki hiç mi mazlumu düşünen yoktu bu ülkede? Vardı ama birbirimizi yemekten fırsat mı kalıyordu? 


Ne kadar da cool millet olduk biz. Söz konusu vatan olunca bir fikri var herkesin. Hem de ne güzel fikirler... Buna ben de dahilsem ve bildiğim bir şey varsa klavye milliyetçileri bu vatana büyük zarar veriyor. Söz de herkes vatan sevdalısı. Böyle sevda olmaz. Ya sev ya terket diyenler önce vatanı menfaatsiz sevmeyi öğrenmeli.
E artık çanak çömlek patladı. Çıksanıza meydana..
Sürç-ü fikir eyledim yine, ziyanı yok ne de olsa düşünce özgürlüğü diye bir şey var bu ülkede değil mi? Saygılarımla...


17 Nisan 2013 Çarşamba

On 23:11 by tansel uğur   No comments
   Uzun zamandır düşünüyordum bir blog sahibi olmayı. Sonunda karar kıldım illa ki benim de bir blog'um olacaktı. Diğer blogculardan ne eksiğim olabilirdi ki kendimce. Ama en zor kısmı da başlamakmış doğrusu. İnsan nerede bir blog açacağına dahi karar veremiyor. 

  Demem o ki bir çok blog sitesi var. Blogger, Tumblr ve Wordpress benim kafamdan geçirdiklerimdi. hepsinin artı ve eksi yönlerini araştırmaya başladım. Fakat bariz bir şekilde üstün olanı yoktu ki. Birinin bir özelliği zayıfken diğeri üstün, diğerinin üstün olan başka bir yönü öbürleri için zayıf. Nasıl karar verebilirdi ki acemi bir blogçu..:

  
  Derken Blogger'ın Google ile olan bağı geldi aklıma. Google bugüne kadar hangi konuda zayıf kalmıştı ki. Zayıf olarak başlasa bile geliştirmiyormuydu sonuçta? Tabi ya Blogger'ın arkasında Google amca vardı. Bu zaten başlı başına bir artı değilmiydi. Sonra zaten açtım blogumu ama öğrenmem gereken bir çok şey var. Ha kendime de güvenim var tabi. Bu şekilde de ilk yazımı yazmış olayım dedim. Böylelikle de bir yerden başlamış oldum. Amacım genellikle olaylara mizahi bir yönle yaklaşmak olacak. Hatta çoğu zaman saçmalayacağım. Zaten dünya görüşüme göre de saçmalamak sanattır ya neyse. Aslında kendi tabirimle sürç-ü fikir eyleyeceğim. Bakalım artık zaman gösterecek hem ben de merak ediyorum acaba başarılı bir blogger olabilecek miyim?