Business

25 Haziran 2014 Çarşamba

Birçok insan zengin olmak ister. Bunun için çeşitli arayışlara girer. Ticaret yapar. Piyango bileti alır. Mısır'da bir dedesinin olmuş olduğunu varsayarak, bir gün avukatın kapısını çalmasını  ve 'başınız sağolsun. Mısır'daki dedeniz vefat etti. Size de vasiyetinde yüklü bir meblağ bıraktı.' diyerek müjde vermesini hayal eder durur. Ama genellikle de tüm bunlar hayal olarak kalır.

Mağlum Ramazan'a da günler kaldı. Ramazan'da, oruç tutarken hepimiz, aç insanların hâlini anlamaya çalışırız. Bu yüzdendir ki, kafamda bir fikir belirdi. 'Nasılsa aksatmadığım takdirde 30 gün boyunca aç insanların hâliyle hemhâl olmaya çalışacaktım. Bari Mübarek gelmeden 1 güncük de olsa önce bir zengin insanları anlamak bâbında zengin bir yaşam süreyim dedim. Çünkü orta direk bir ailenin mensubu olduğum için zengin olmak nasıl bir şeydir diye merak ediyordum...

Sabah 08:00

Güne zengin biri olarak uyandım. Mutluydum. Bugün benim günümdü.
Televizyonlardan öğrendiğim kadarıyla zengin olmanın püf noktası güne başlarken yapılan kahvaltıydı. Gerçi buna pek kahvaltı denmezdi. Ama olsundu. Ben de bu püf noktayı uygulamak maksadıyla bir bardağa doldurduğum meyve suyundan bir yudum alarak evden çıktım. 

İlk anda hissettiğim.


Saat 10:30

Evden çıkmam şart mıydı diye düşünerek avâre avâre sokaklarda dolanıyordum. Bazı arkadaşlarımın dükkanlarına gidip çay içiyordum. Aslında tam olarak içmiyordum. Çayları da bir yudum alıp bırakıyordum. Arkadaşlarım bu olayı tuhaf karşılıyorlardı. Ama bir şey diyemiyorlardı. Zaten deselerdi muhtemelen onları paralarımla dövecektim. Benimkiler genelde madeni paraydı ama fark etmezdi. Daha çok acıtırdı...

Daha sonra arkadaşları ayartıp konken oynamaya davet ettim. Bir mekâna gidip oturduk. Konken ney la? sorularına cevap veremeyince, ne olduysa kendimizi okey oynarken bulduk. Oyun da ben de kalınca, günüm zehir olmaya başlamıştı. Bu gidişata bir dur demenin vakti gelmişti...

Saat 13:00 

Bu oyun canımı sıkmaya başlamıştı ve açlıktan ölüyordum. Artık yetmeliydi. Bari zengin olarak son hamlelerimi yapayım dedim. Ama açlık başıma vurmuştu işte. Açken ben ben değildim ki! Kan şekerim düşüyordu. Sinir katsayım yükseliyor, saçmalama olasılığım artıyordu. Son hamlemi yapmalıydım. Eve olan uzaklığım yaklaşık 500 metre olmasına rağmen, bir taksi çevirdim. Taksi geldi ve yanımda durdu. 'Nereye gidiyorsun?' diye sordu. Evimi tarif edip 'oradan geçiyor mu' diye sordum. Mesafe kısa olduğu için almak istemedi beni. 'Yok kardeşim geçmiyor' diye geçiştirmeye çalıştı. Ben de açlığımın tesiriyle 'O zaman öpeyim de geçsin' yanıtını vermişim anlatılanlara göre. Çıkan arbedede sağolsun eş dost araya girerek beni kontrol altına almışlar.

Saat 13:20

Olaylar yatıştıktan sonra, mecburiyetten yürüyerek evimin önüne geldim. Tam içeri girecektim ki evde ekmek olmadığı geldi aklıma. En taze ekmek benim olmalıydı. Açtım. Hemen fırına koştum. En tazesinden ekmek istedim. Adam fırından yeni çıkarttığı bir ekmeği elinde hoplata hoplata getirdi. Yine açlığımın etkisiyle 'utanmıyor musun lan milletin ekmeğiyle oynamaya' diye çıkıştım. Allah'tan ki bu arkadaş şaka yaptığımı düşünüp beni ciddiye almadı. 

Aradan 10 dakika geçmişti. Artık evime gelmiştim. Hadi dedim bari son kez zengin ritüellerine uyayım. Evet asrın hatasını yapıp eve ayakkabıyla girdim. Annemi ömrü hayatımda böyle sinirli görmedim ben. Aradan saatler geçmesine rağmen hâla  daha söyleniyor. 

Aman azizim aman. Zenginlik mi? Az ötede oynasın o. Çekilir dert değil. Gözünü seveyim orta direğin. Gözünü seveyim Ramazan'ın... Zenginlik zor zanaatmış. Bundan böyle 'elin oğlu hayatını yaşıyor, lüks arabalara biniyor' derken iki kere düşünmek lazım...

16 Haziran 2014 Pazartesi

   İnsanoğlu kendine yetmeli. Yetmekle kalmamalı, yakınındakilere de yetmeli. Yetişmeli. Mümkün değilse bile, mümkün kılmaya çalışmalı. Hiç yoktan gayret etmeli. Çabalamalı. Bunun için de öncelikle fırsatları değerlendirmeli, hattâ, fırsatları oluşturmayı düşünmelidir. Uygun şartlar altında bir amaç belirleyip tüm olanakları değerlendirme şuuruna vâkıf olmalıdır.

    'Bu ne laf salatasıdır böyle?' diye düşüncelere gark oldunuz değil mi? Yazıklar olsun. İşte siz busunuz. Bu laf salatası spesiyelimi sizlere sunmamdaki maksat şu idi. Bilirsiniz komşu komşunun külüne muhtaçtır. Günümüzde ise, 'benim külüme muhtaç olma da git kimin külüne muhtaç olursan ol. Pis ezik.' gibi tepeden bakmacı düşüncelerin yaygınlaşmış olduğunu, bir türlü bu salgının önüne geçilemediğini görmekteyiz. Yahu komşuluk hakkı denen bir şey var. Bizse bundan gün geçtikçe bihaber olmaktayız.

    Günümüz modern dünyasında, yani yutturulduğu anlamda modern dünyada, toplumumuzun büyük bir kısmı, apartman hayatına adapte olabilmek gayesiyle, mutasyon geçirmiştir. Bu mutasyon, toplumumuzu modernleştirme bahanesiyle, standart meşe odunu kıvamına getirmeyi büyük oranda becermiş görünüyor. Sorun kimde peki? Tabiki bizde... Aynı binadaki ya da bloktaki komşularımızın adını bile bilmiyor, çoğu zaman selam bile vermeden geçip gidiyoruz. Atalarımızın bir sözü vardır. 'Komşu komşunun külüne muhtaçtır. Muhtaç olduğun kudret, evinin dibindeki kapının tokmağında mevcuttur.' diye. Ya da başka bir atasözüyle 'ev alma komşu al'...
 
  Bugün sadece bu konu üzerine yoğunlaştım. Sabahtan beri kafamda atalarımızdan biri olduğunu zannetmekte olduğum bir zâtı muhterem, 'ev alma komşu al, ev alma komşu al, ev alma komşu al' diye kafamda papağan etkisi oluşturmuştu. Bense 'dayı bi git, zaten ev alacak para mı var?' diye çıkışıyordum... Ama sonunda ikna etmişti beni. Artık ekonomik bir komşu almanın vakti gelmişti sanki. Hemen en sevdiğim takım elbisemi üzerime geçirip, ciddi bir esinti oluşturmak maksadıyla bir de bond çanta bulma gayreti içerisine girdim. Peki buldum mu? Sanırım. Yani sanki... Tamam neyse, kaptım benim siyah laptop çantasını çıktım sokağa...

    Amacım komşu olsun çamurdan olsundu başlarda. Sonrasında düşündüm. 'Tamam komşu alacaksın da bari tanıdık bir komşu al. Uyum sorunu sürecini falan daha hızlı atlatırsın' diyerek kendimi iknâ ettim. Peki kimdi bu talihli komşu? Faik amca... Tabi ya, mülayim bir aile babası olan Faik Amca'dan daha iyi bir komşu bulabilir miydim? Tabi bulabilirdim ama o an aklıma bir başkası gelmiyordu işte. Neyse efendim, birkaç dakika sonra Faikçiğimin evine gelmiştim. Fakat konuya nasıl girecektim? Birkaç saniye düşündükten sonra, çaldım zili. Kapıyı Huriye teyze açtı. Faikçiğimin karısı... 'Buyur çocuum' dedi. Hemen de sahiplenmişti belli ki beni. 'İyi akşamlar Huriye teyze, bizde tuz kalmamış da rica etsem bir çay bardağı tuz verir misin?' dedim. Saydığıma göre aşağı yukarı 18 saniye donarak bakakalmıştı kadın. Uyanması için elimi gözlerinin önünde, suratına paralel olarak birkaç kez salladım. Kendine geldi. Gözleri sensörlüydü Huriye Teyze'nin hareket olmayınca tasaruf edip beynini kapatıyordu...

    Biraz kekeledikten sonra, 'evladım siz öteki mahallede oturmuyor musunuz? Tuz istemeye taaa oralardan buralara mı geldin?' Huriye teyze biraz anlayışsız bir kadın olmuştu. Yaşlılık işte bunatmıştı garibimi. Ben aklımdan bunları geçirirken, o hâla konuşuyordu. Ben de dayanamadım. 'Alt tarafı tuz istedik be kadın, sanki tuz değil de kız istedik.' Ailenin hiç kızlarının olmaması olayın daha da sertleşmesini önlemişti. Derken seslerimizi duyan Faik Amca kapıya geldi. Ne olduğunu anlamak adına beni içeri davet etti. Asıl niyetimi anlatıp olayı bir an önce tatlıya bağlamanın derdindeydim. 'Faik amcacığım az önceki anlaşmazlık için kusura bakmayın. Benim asıl niyetim sizi almak. Bu devirde sizin gibisini bulmak çok zor. Gelin komşu olalım. Hayıııır. Gelin ve komşu değil. İki komşu olalım.' O da Huriye teyze gibi donmuştu. Anlamaya çalıştı. Yapamadı. Anlattım. 'Bizim evin yanındaki ev varya? 'eeee' işte orası satılık. Benim durumum olsa üst katınızı satın alıcam. Kiralamaya yanaşmıyor ev sahibi. Yani tek seçeneğimiz, yan tarafımızdaki evi satın almanız. Ne dedin he mi?' Önce karısına baktı eliyle ampul değiştirircesine benim delirdiğimi anlatıyordu. Yazıklaar olsundu.

    'Tamam zoru seviyorsunuz demek ki, sizin anladığınız dilden konuşucam. Çantamda tamı tamına iki bin TL var. Teklifimi kabul ederseniz sözleşme bedeli olarak bunu vericem. Komşum olduğunuz her ay için de tam 50 TL alacaksınız. Bu cömert teklifime var mısınız?' diye sordum. Aslımda blöf yapıyordum. Zira çantamda tamı tamına 17,85 TL vardı. Neyse, diğer odadan bizi dinlemekte olan, yani kapıları açık olduğu için bizi duymakta olan Faik-Huriye çiftinin iki oğlu, Serkan ve Sercan üstüme öyle uçmuşlardı ki, ben ömrümde böyle uyumlu ikili görmedim. Ulan sen bizi ne sandın? sorusunu müteakiben birkaç beyin fırtınası eseri çıkmış olan sözcüğe cevap veremeyişim bende de minik bir donmaya neden olmuştu. Faik amca evlatlarını sakinleştirip az önceki hareketi tekrarlamıştı.

   Ama helal olsun çok iyi, söz dinleyen evlatlar yetiştirmiş. Bırakın deyince bıraktılar. Yani sekizinci söyleyişinde... Faik amca, anladığım kadarıyla, çıkabilecek herhangi bir cinayeti önlemek amacıyla, teklifimi cevapsız bırakıp, gel ben seni evine bırakayım dedi. Yolda konuşuruz biraz. Ama önce benzin alalım dedi. Moralim bozulmuştu. Benzinliğe geldik. 'Sen söyle 30 liralık doldursun, ben ödemeyi yapıp geliyorum' dedi. Bir şey demedim. Sustum. Pompacı geldi. Sormasına fırsat vermeden '30 liralık' yanıtını verdim. Ama hiç durur mu? İlla soracak ya 'kurşunlu mu, kurşunsuz mu?' diye sordu. Canım sıkılmıştı. 'Kurşuna ne gerek var, sözlerin var ya' dedim. O da donmuştu. Haziranın göbeğinde bu donma akımı hiç hoşuma gitmemişti.

   Evime bıraktı beni Faik amca. Ticari dehâmı kullanmadığıma bin pişman olmuştum. Ama olsundu. Konu bu değildi. İnsanlık ölmüştü. Komşuluk bitmişti. Nitekim şunu anladım, İnsan kendine yetebilmeli. Artık kimsenin kimseye faydası olmuyor. Ne demişler 'kel, kör, kendi işini kendin gör.' Sakın yardım dilenme kimseden. Anlayan kalmamış hâl ehlinden. Betonermeler kalpleri de betonlaştırmışsa demek ki...


5 Haziran 2014 Perşembe

   Sürç-ü Fikir'de yazmayalı uzunca bir zaman oldu. Neden mi? Çünkü insanları büyük hasarlar oluşturabilecek depremlere karşı uyarmak istedim. Yani duyarlı bir vatandaş olmak bunu gerektirirdi. Nitekim vermiş olduğum bu mesaj anlayabildiğim kadarıyla amacına ulaşmış görünüyor.

   Yaklaşık iki hafta önce ülkemizin batısı beşik gibi sallandı. Neyse ki korkulan olmadı. Küçük maddi hasarlardan başka zarara uğramadı vatandaşımız.  Yapmış olduğum kalem bırakma protestosuyla birlikte, insanlarımız bilinçlendi. Bana bir teşekkür borçlu olduğunuzu vurgulamam gerekir.

   Bunun yanında değinmem gereken bir nokta daha var. Ne mi? Eski depremlerin tadı yok azizim. Eskiden balkonlardan falan atlayanlar olurdu. Ne bileyim mesela, merdivenlerden alelacele koşuşturarak inerken düşüp bir taraflarını kıranlar olurdu. Habercilere de ekmek çıkardı. Ama bu sefer hiç de öyle olmadı. Akşam bültenlerinde depremin şiddetinden ve hangi illerde etkili olduğundan öteye geçilemedi. Gözlerimiz deprem dedeyi aradı. Ah be Işıkara zamansız gittin zamansız. İnsan 'Aah ahh nerde o eski depremler' diye hayıflanmıyor değil. Yaşlanıyor muyuz ne?

   Bu seferkinde yapılan en fazla şu oldu. 'Aloo, hacıı, siz hissettiniz mi? Oğlum burası çok fena sallandı ya laa. Hemen sokağa kaçtık. Yok ben duştaydım. Evet. Bornozum var şu an üzerimde. Evet. Senin üzerinde ne var? Hımmm. Sabahleyin ne yedin? Yaaa, deme öyle... Hahah aptal şey. Pisliksin biliyosun di mi? Bir şey sorucam sen kimsin lan? Yoo tanımıyorum. Ayyy depremden dolayı hatlar karıştı, çok özür dilerim. İyi günleeer. Kalın giyin kalın.' Valla hangisi daha büyük felâket bilemedim.


   Peki ben depreme nasıl yakalanmıştım? Gelelim bu meseleyee. Nedense o esnada döner koltukta oturuyordum. Hayır döner koltukta oturmuyordu. Ben koltukta oturuyordum. Sabahında kahvaltımı biraz baştan savma yapmıştım. Tam da bu sebepten dolayı açlıktan başımın döndüğünü sanmıştım. Ne kadar da safmışım. Karnım aç değilmiş ki! Döner koltukta problem var sanıp hemen normal sandalyeye oturdum. Sandalyenin anormali de mi var demeyin. Üzülürüm. Her neyse. Birkaç saniye önce elime yüzüme sürdüğüm limon kolonyasının esansının yoğunluğundan başım dönmüş meğerse. Öyle şey mi olur demeyin. Ya da deyin bence olur çünkü. Başımın dönmeyip de deprem olduğunu anlamam hayli zaman aldı. Bir gün bu ikisi arasındaki farkı anlayamadığım için telef olucam sanırım. Neyse efenim, baktım ki deprem oluyor. Yaklaşık kırk saniye sürdü mağlumunuz. Ben 25. saniyede depremin farkına vardım ve hemen telefona atılıp bu anı ölümsüzleştirmeye karar verdim. İnsanın o sallantıda selfie (özçekim) çekmek pek aklına gelmiyor işte.



   Peki ben bu kadar ciddi bir konuyu neden makaraya alıyorum? Çünkü bu deprem bir bedduanın tezahürüymüş. Ve buna inanan büyükçe bir kesim var. Saygı duymak mümkün müdür bilmiyorum. Ben duyamadım işte. Bu konudan memnuniyet duyanlar olduğu için kınayla karşılık vermem gerekirdi. Ama yazıyla verdim işte. Turayla yanıt vermek namerde düşerdi zîra.

                                            Bu söylenene inandıklarını söylediklerinde ben: (Temsili)

   Olum buna harbiden inananlar var yaa. Ahahah. Özür dilerim, sinirlerim bozuldu.
   Allah kâza belâ vermesin dostlar. Kalın sağlıcakla..