Business

28 Ocak 2014 Salı

   Bu sabah biraz geç uyandım. Aslında erken uyanmıştım. Hem de birkaç kere uyanmıştım. Fakat öyle zannediyorum ki, son zamanlardaki erken kalkmalarımın acısını çıkartmak istedim. Anlatmaya 08:00 itibariyle başlayayım. Öncesi bana kalsın.

   Böyle mışıl mışıl uyuyorum. Sessiz sedasız hallerdeyim. Hatta sözün bittiği yerdeyim. Yapayalnızım. Bir ben varım, bir de boynuma dolanmış olan kulaklığın, yanağımda bıraktığı kırmızı iz. Zaten bir gün o kulaklık yüzünden boğulucam sanırım. Hayırlısı diyelim...

   BU PERŞEMBE İÇİN...
   Her neyse. Saat 08:13'te gözlerimi açtım. Hemen saate baktım. Akabinde mamafih bir panikleme yaşadım. Yaklaşık 3.7 saniyelik bir panikleme sonucu fikir yollarım açıldı. Sonrasındaysa bugün işin yok oğlum geçmiş günlerin acısını çıkar dedim. 'Buuu, perşembe için diye haykırdım' ve tekrar gözlerimi kapadım.

   BU CUMA İÇİN...
   Derince bir şekilde uyumaya devam ettim. Normalde çok hafif uyurum. Fakat günlerin uykusuzluğu ve birikimi var. Derken uykulu gözlerle, döndüm rüyamdan. Kimseciklere de sarı laleler alacak halim yoktu çiçek pazarından. Saatse 08:50. Bu sefer olaya vaakıfım. Bilincim açık. Nabzım yerinde. Tansiyonum da makul seviyelerdeydi. Tabiki de pes etmek yoktu. Hafiften doğruldum ve 'Buuuu, cuma için' diyerek kendimi yatağa bıraktım.

   BU CUMARTESİ İÇİN...
   Gafilce uyumaya devam ediyordum. Fakat nitekim saat 09:32 de tekrar uyandım. Saate baktım ve yetmez dedim. Günlere isyanım vardı. Acısı çıkarılmalıydı. Yine hafifçe doğruldum ve 'Buuuu, pazar için' diyerek kendimi yatağa bıraktım. Tam gözlerimi kapıyordum ki 'Durr Tansel' dedim. Cumartesiyi atladın. Aynı hareketi cumartesi için tekrarladım. Uyudum, uyudum ve uyudum...

   BU PAZAR İÇİN...
   Saat 10:01'i gösteriyordu. İstemsiz bir şekilde tek gözüm açıldı. Diğer gözüm açılmamak için direniyordu. İllüminati sembolü gibi olmuştum. Olmazdı, delikanlıya tersti. Hemen diğer gözümü de açtım. Doğruldum ve 'Buuu, pazar için' diyerek kafamı yastığa gömdüm. Artık kafam yastıkta bir çukur oluşturmuştu. Olsundu. Uyku tatlıydı...

   BU PAZARTESİ İÇİN...
   Hunharca uyumaya devam ediyordum. Günlere derslerini vermekle meşguldüm. Saat 10:45 sıralarında kapının zili çaldı. Zil de öyle bir bağırıyordu ki, palaspandıras uyandım. Doğruldum. Kalktım. Dimdik ayaktaydım . Dağ gibi adamım vesselam. Gidip pencereden dışarı baktım. Kimse yoktu. Hava da biraz tuhaftı. Telefonumun şarjının %10'a düştüğünde, ayarladığım ekran ışığı gibiydi. Gocunmuştu belli ki geç uyanmama. Hali hal değildi. Dokunsam ağlayacaktı.

   Gidip kapıya baktım. Gelen karşı komşumuzdu. Biraz esnek bir halde (esneyerek), buyur teyze dedim. Annen var mı oğlum dedi. Gülüyordu. Bu ne biçim soru teyze? Annem olmaz olur mu? Ne anlatmaya çalışıyorsun. Çıkar ağzındaki baklayı. Beni leylekler mi getirdi? Diyerek septik düşüncelerle üstüne gidiyordum. O ise bana umarsızca 'Evdeyse çağırıversene' diyordu. Ben de durur muyum? Yapıştırdım lafı. 'Teyzem gillerde kaldı onlar bugün' diyerek yolladım evine. Aslında cevabım doğruydu. Fakat yine de yapıştırmıştım işte. Ne yani olamaz mı?

   Hemen yatağıma döndüm. Havada da şimşekler çakmaya başlamıştı artık. Bu havada da ne uyunurdu bee. Hiç gecikmeden 'Buuu, pazartesi için' diyerek atladım yatağa. 5 Saniye geçmemişti ki zil tekrar çaldı. Cik cik cik cik... Zile fitil olmuştum. Sesi de bir nebze olsun kısılmıyordu ki. Cik cik ne ulen? Böyle zil mi olur diye düşündüm. Daha erkeksi bir ses olmalıydı. Mesela at kişnemesi sesi fena olmazdı. Biliyorum ki, bir çok insan benimle aynı fikire sahip. Bu kadar talep varken, niçin arz olmaz ki?



   Neyse, en nihayetinde gittim kapıyı açtım. Yine o teyzeydi. Yağmura yakalanmıştı. Fakat geri dönmüştü. Onu o halde görünce 'Saçların mı ıslak? Yoksa, ıslak mı yaşamak' diye sordum. 'Nasıl' diye sorunca içimdeki Teoman ölmüştü.

    Annen ne zaman gelir diye soruyordu bu sefer. Manidar bir şekilde 'Bilmiyorum' cevabını verdim. 'Gelirse söyle, 'Şu, şu, şu, şu, şu, şu, şu, şu, şu, şu, şu... teyzenler öğleden sonra bize misafirliğe gelecekler söyleyiver o da gelsin' diyordu. Maaşallah bu teyzeler silsilesi beni tek başıma iktidar yapabilecek sayıya ve çoğunluğa sahipti. 

   İşin ilginç yanı bu kadar ismi aklımda tutup anneme söylememi istiyordu. Çıldırmıştı sanırım. Hayır çok engin ve dingin hafızam olsa da uyku sersemiyim teyzecim. Dur bakalım annem geldiğinde senin bu zili çaldığını hatırlayabilecek miyim? Önce bu sorunu bir çözelim. 

   Derken parlak zekam, devreye girmişti. Kafamın üstünde bir ampül belirmişti. Benimkisi tasarruf ampülüydü. Ama olsundu. İş görürdü. Hemen telefonumun ses kaydını açıp, telefonu cebime attım. 'Teyzecim rica etsem tekrar söylermisin?' diye rica ettim. Teyze başladı yine, vir,vir vir, vir, vir, vir. 'Tamam teyze dedim. O iş bende, hadi güle güle. Çokta iyi davran kendine.' diyerek evine yolladım. O kadar enerji dolu bir teyze ki, yolda giderken acaba tepesine yıldırım çeker mi diye kaygılanarak, pencereden, evine gidene kadar arkasından baktım. Maaşallah, paratoner gibi kadın. Derken gözüm evine ilişti. Acaba bu kadar kadın evine nasıl sığacaktı? Sığsalar, o evde ne yapacaklardı? Mahalleyi illegal bir örgütlenme mi bekliyordu? Tüm bu sorular cevabını yakında bulacaktı. 

   Bense yatağıma dönüp yine uyumaya çalıştım. Fakat ne mümkündü? Konsantre olamıyordum. Mahallenin tüm teyzeleri kafamda horon tepiyordu. Artık uyku bana haramdı. Gözlerim gaflet uykusundan uyanmıştı. Uyandırılmıştı. Artık bana tek lazım olan kahvaltıydı. Şu saatlerde kendimi toparlamaya çalışıyorum. Az sonra da zili sökücem...

26 Ocak 2014 Pazar

   Sevgili okur, bu bir özür yazısıdır. Sevgili okur derken, bu yazıyı sadece sevgili okur diye bir yargı çıkarmayınız. Yok öyle bir sevgili. İstirham ederim. Bu konuyu netliğe kavuşturmak benim için önemliydi. Sanırım artık konuya girebilirim. Evet giricem.

   Bu gece bir arkadaşa şaka  yaptık. Şakanın sonucunda bir gönül kırıldı. Bu kırıklığı bertaraf etmek maksadıyla bu yazıyı kaleme alma gayreti içerisindeyim. Umarım başarılı bir sonuç elde ederiz.



   Şakanın kurbanı değerli arkadaşımız, kardeşimiz, kaptanımız, kıymetli hocamız Fahri Çayır. Yanda fotoğrafını görüyorsunuz. Tipinden asalet aktığını düşünüyor olabilirsiniz. Haklısınız da nitekim. Ne kadar da yakışıklı değil mi? Yeni nesil onun eseri olmasında kimin eseri olsun? Alnında bilgilerden bir çelenk yok mu sanıyorsunuz?  Bir matematik hocası kolay mı yetişiyor Allah aşkına? Asla, kat'a zinhar... 

   Velev ki yetişiyor, hepsi Fahri hoca kadar karakterli olabilir mi? Velev ki karakteri düzgün, Fahri hoca kadar zeki ve disiplinli aynı zamanda da hitabet kabiliyeti kuvvetli olabilir mi? Sizce bir balığa, karada yüzmesini söylemek mantıklı mı? Evet bu örnek buraya olmadı. Ama olsun, konumuz bu değil.




   Bu geceyi yaşanmamış sayabiliyor muyuz kaptan? Umarım sayabiliriz. Tabi ikinci yarısını. İlk yarısı gayet iyiydi. En azından bizim açımızdan. Neyse. Öncelikle şakayı abartan U.T.- F.K. ve S,T. isimli şahısları esefle kınıyorum. Daha önce de senin ihtar ve uyarılarına rağmen çeşitli şaka girişimleri olmuştu. Yani arada gereksiz sululukları olmuyor değil. Sanırım hiç büyümeyecekler. Onları bu şekilde satmamın akabinde kendime de bir pay açmak istiyorum. Tamam benim de minik bir payım olmuş olabilir. Fakat önemli olan faturanın azmettiriciye kesilmesi gerektiği hususu. Hattı zatında, nedense taşın altından hep o çıkıyor. Eminim yine o çıkacaktır. ( Kapo'lar affedersiniz çok pis sattım sizi, ahaha )

   Her neyse, sonuç itibariyle kötü ve gereksiz bir şaka oldu. Zamanlama açısından da yanlış bir seçim olduğu kanaatindeyim. Fakat senin de bizi seviyesizlikle itham etmen hiç hoş olmadı. Hadi diğer 3'ü neyse de benim ne seviyesizliğimi gördün olum? Mahkemeye verip sürüm sürüm süründürmediğimin bir sebebi varsa o da vicdan azabı çekiyor olmamdır. Mesela bu cümle seviyesiz ithamların hüküm sürdüğü, at koşturduğu, hakimiyet kurduğu bir cümle. Ben sana böyle bir şey der miyim? Evet dediğini duyar gibiyim. Çok teessüf ederim.

   Vicdan azabı çekme hususunda sanırım ciddiyim. Moralim bozuk. Yarım saattir Ferdi Tayfur dinliyorum hatta. Durumu tahayyül edip, ciddiyetini kavrayabiliyor musun? Ama ne şarkıları varmış be? Şu an gelecekteki sevgilimi bile özlüyorum. Beni bu hallere düşürmen hiç hoş değil. 

   Hem olaydan yalnız mağlum dakika kadar öncesini bir hatırla. Pes'te nasıl bir ders vermiştik S.T ve F.K'ya. Arap atı gibi açılacağımızı ve onlara derslerini vereceğimizi söylediğinde, nasıl da hunharca gülmüşlerdi. Ani başlayan sağanak misali, Madrid ataklarında hop oturup, hop kalkmışlardı. Biz ise ender gelişen Barcelona ataklarında çocuklar gibi şendik. 2 Kaptan onları nasılda dize getirdik? Hatırlasana, F.K. maçı kaybederlerse Aydın'da neler yapacağını söylemişti. Tamam bunu yapmayacaktı ama komikti be. Hem son dakika golüyle fişlerini nasılda çektik ama? Penaltı da öyle kullanılır işte. Takdiri hakettiğini belirtmem gerekir.

   Şimdi ayran içtikte tahteravana mı bindik? Bu söz de böyle değildi sanki. Neyse bir önemi yok. Velhasıl pek kıymetli Fahri hocam, kısacası şahsım ve diğer 3 kaptan adına zaatı şahanelerinden özür diliyorum. Bu üçlünün adına, bir daha böyle gereksiz sululuklar yapılmayacağını taahhüt eder, esenlikler dilerim. 

   Ve siz, evet siz geri kalan 3'lü, bu olayın müsebbibi olmaktan gurur duyun. Özellikle çeyrek kod adlı şahısa sesleniyorum. Ayıp değil mi U... Neyse bu vak'adan  kendime de pay çıkarmıştım, suçu paylaşıyorum. 

   Evet kaptan, büyüklük sen de kalmasın mı? Yetişkin olmak bunu gerektirmez mi? Ne yani evlerimizi ateşler mi salsın? Yuvalarımız mı yıkılsın? Birliklerimiz mi bozulsun? Gel he de çözelim şu işi. Ha bu beddualara he deme aman diyim. Bir de seninle uğraşmayalım. Bu özre he de ki. Yeni maceralara atılalım. Fotoğraflı motoğraflı. Tıpkı eski günlerdeki gibi. 

   Ferdi de baydı yalnız. Pek tarzım değilmiş. Neyse çağrıya kulak verelim. Ayıp etmeyelim. Hem biz seni bir başkası yerine niye koyalım olum? Onun yeri ayrı, hem dün gece bana neler yaptılar bir bilsen... Her neyse, dediğim gibi büyüklük sende kalsın. Çünkü olgunluk en çok ta sana yakışıyor kaptan...

23 Ocak 2014 Perşembe

   Bugün 23 ocak 2014. Tarihte bugün kesin yine büyük olaylar yaşanmıştır. Ya da yine ipe sapa gelmez olaylar gazetelerin tarihte bugün başlıklı köşelerinde yerini almıştır. Amacım tarihe şahitlik etmeniz ya da hattı zatında tarihe tanıklık etmeniz değil. 

   Tarihi belirtmekteki amacım bu yazıyı daha sonra okuyunca ''vaay be, zaman ne hızlı akıyor'' diyebilmek. Size de hiç samimi gelmedi öyle değil mi? Haklısınız.

   Neyse konuya gireyim. Yaklaşık 32 saattir kendimi eve kapatmış bekliyorum. Bunu yapmaktaki amacım, atmosfere salınan sera gazlarına tepki göstererek bir dur demekti. (Tabi yağışlı havanın da minik bir etkisi olduğunu söylemeliyim.) Duyarlı bir vatandaş olmak bunu gerektirirdi. Kendimle kıvanç duyuyorum. Huzurluyum.

   İşte bu şekilde tüm dünya için kendimi feda etmiştim ki, aklıma bir soru takıldı. Dünya ve dünya halklarına ben bu fedakarlığı yaparken ben kimin umrundayım ki? Sonra ''yapma ama dostum, bir iyilik yapıyorsan karşılık beklemeden yapmalısın'' dedim. Fakat duygusallığım üstümdeydi. Bir çırpıyla çıkarmaya çalıştım. Olmadı. Yapamadım. Adeta üstüme yapışmıştı.

   Bilgisayarımı açtım, bir twitter'a göz atayım ne var ne yok diye dedim. O da neydi? Yuuuhtu. Püüüh'tü. Cık cık'tı. Belki biraz oha falandı. Neredeyse 10 kişi yokluğumu fırsat bilip takibi bırakmıştı. Yazıklaar olsundu. Facebook'ta da durum aynıydı. Esasen ilk girdiğimde 3 ileti vardı. Ve 'heh' dedim, 'birileri farkıma vardı.' Tıkladığımda gördüğüm manzara dehşet vericiydi. Uuuuuhh'tu. Ağğhhh'tı. Piiiğğh'ti. 3'ü de farklı kişilerden gönderilmiş oyun istekleriydi. Aslında denenebilirdi. Ama olmazdı... Blog'uma bakmaya cesaret dahi edemiyordum artık.

   Haleti ruhiyemde, apansız sorularla hunharca boğuşuyordum. Sonra dedim ki, kardeşim sosyal medyayı ne kadar ciddiye alabilirsin ki. Çık dışarı, işte gerçek hayat orada. Fena fikir değildi. Fakat yokluğum bir şekilde farkedilmeliydi. Ayıptı. İnsanlık ölmüş müydü? Neydi?

   Penceremdeki güvercin, tahta masam, boş şişeler (su şişeleri-cam- cam sağlıktır) can dostum çomar, ne ayaksınız oğlum siz?

   Tatlı komşum Ayşe teyze, emekli Salih öğretmen size de yazıklaar olsun. İnsan bi arayıp sorar öldün mü, kaldın mı diye? Hoş, böyle bir soru sorsanız sizinle ilişkimi keserdim, orası ayrı tabi. Yaşınızı başınızı almış insanlarsınız, sakın böyle sorular sormayın bana. İstirham ederim sormayın. Hatta istihdam bile ederim. Korkulur benden, ben yok muyum beeen? Harbiden yok muyum la ben? Niye arayıp soran yok olum beni?



   Hadi şimdiye kadar saydıklarım neyse de, kardeşim ailemle aynı evde kalıyorken onlar da mı sormaz insanı. Bu da mı gol değil? Peki arkadaşlarım, dostlarım, öğrencilerim, uzak-yakın akrabalarım? İki gündür kapıda bekliyorum. Kendime mektup yazdım sırf postacı gelsin, kapımı çalsın da kapıda iki muhabbet edelim diye. Yok, o da gelmedi. 

   Öyle bir haldeyim ki, dokunsanız ağlarım. Tabi nereden dokunduğunuza da bağlı. Mesela karnıma dokunsanız gıdıklanır gülerim ben. Ahahayy, bak dokunmuşsunuz gibi hissettim gülüyorum şu an.

   Neyse, biraz ciddi olun. Çok yanlızım zaten, yanlızlık başıma vurmuş olmalı ki yalnız yazacağıma yalnışlıkla yanlız yazıyorum. Sanırım bir de yalnışlık değil yanlışlık olacaktı o. Varın halimi siz tahayyül edin. Arı sütü gibi temiz bir Türkçe kullanmak varken ne hale geldim. Bu işte bir yalnızlık var...

   Derken, düşündüm kimse arayıp sormuyor tamam da, hiç operatör de mi mesaj atmaz. Açıp telefonu kontrol ettim. Geçen telefonuma güncelleme atarken, sim kartı çıkartmıştım. Takmayı da unutmuşum ya la. Hattı takıp telefonu bir açtım. 13 Cevapsız arama, 8 tane sms biri operatörden. Buradan arkadaşlarıma sesleniyorum. Kardeşim sapıkmısınız la? Baktınız kapalı niye ısrarla arıyosunuz. Gelin evden alın. ayıp sizin yaptığınız bee...

   Hem canıma doydum artık, tek başıma küresel güçlere karşı meydan okumaktan. Burama geldi. (Takribi olarak boğaz dolaylarım oluyor) Dünyayı ben mi kurtarıcam kardeşim, dışarı çıkıyorum ben. Artık topluma mal (A'nın üstüne şapka işareti koyamadım, yoksa ürün mahiyetinde değil yani) olmaktan bıktım. İrade sahibi insanlarsınız, siz de biraz iradenize sahip çıkın. Olmaz ki ama bu kadar. #direntancello

   Daha az önce eski bir dostum aradı. ''Sen yaşıyo musun ya'' diyor. Oğlum bak öldüm de söylemiyorsanız çok kötü kalbinizi kırarım, ona göre...

13 Ocak 2014 Pazartesi

On 22:22 by tansel uğur   2 comments

   Değerli arkadaşlarım, an itibariyle bir blog yarışmasına katılma kararı almış bulunmaktayım. Bu nedenledir ki, Blog Deposu'nun düzenlemekte olduğu bu yarışma için, diğer blog yazarı arkadaşlarımın da haberdar olarak bu yarışmaya katılmalarının isabet olabileceğini düşünmekteyim. Ben boyumun ölçüsünü almak niyetindeyim. Buyurun beraber alalım. İlanı incelemek için buraya tıklayabilirsiniz.

   Ve pek kıymetli okur kardeşlerimiz, küçük bir tık ile bizlere destek olabilirsiniz. Olmazsanız da canınız sağolsun azizim. Sizden kıymetli değil neticede. Alt tarafı bir yarışma. Ha, unutmadan hatırlatayım. Daha önce başarmıştık. 

8 Ocak 2014 Çarşamba

   Çok mu mutsuzsunuz? Sevgilinizden mi ayrıldınız? Artık dünya sizin için çekilmez bir yer mi oldu? Depresyonda mısınız? Pesimist biri mi olup çıktınız? Bana ne kardeşim bundan, gidin acınızı kendi içinizde yaşayın. Sanki yeterince derdimiz yokmuş gibi...

   Evet hasta oldum. Derdim bu. Grip oldum ben grip. Aslında, belki de nezle olmuş ta olabilirim. Oldum olası karıştırıyorum zaten bu ikisini. Her neyse işte hastalık hastalıktır. Ama boşverin üzülmeyin, yakında geçer nasılsa. Fakat zaten üzülmemiştiniz değil mi? İşte siz busunuz. Şuncağızcık bir samimiyeti bana çok gördünüz. Öyle olsun bakalım.

   En zor olanı ne biliyor musunuz? Öksürmek. Hatta öksürememek. Hani böyle tam öksüreceğiniz gelir, tam o an öksürünce ciğerlerinizin yanacağı aklınıza gelir de, siz de bir an kendinizi tutarsınız ya. Heh işte ben onu hiç dikkate almıyorum. Neden mi? Ne bileyim ben, ne saçma sorular soruyorsunuz ya? Hastayım diyorum uğraştırmayın işte beni. Hey Allah'ım ya...

   Hastalık Esnasındaki Gözlemlerim
   Salı
   Salı günü okuldaki işimi bitirip, ilçeme döndüm. Saat 14:00 sularıydı. Eve dönmeden önce arkadaşımın dükkanına uğradım. Biraz oturup muhabbet ettik. Sonra, acıktığımızı farkedince tost yeme kararı aldık. Kısa süre sonra tostlar geldi. Afiyetle tostlarımızı gömdük. Tadı her zamankinden biraz tuhaf gelmişti. Ama fena da değildi hani hacı. Aa çok pardon söylemesi ayıp mıydı? Neyse artık söylemiş bulundum, idare ediniz.

   Aradan iki saat gibi bir zaman geçmişti. Evdeydim. Biraz dinleneyim diyerek şöyle 2-80 uzandım. Baktım bu biraz fazla uzun, 2-10 seviyelerine geçiş yaptım. Aradan çok geçmemişti ki ateşimin git gide yükseldiğini farkettim. Bununla doğru orantılı olarak başımın ağrısı da artıyordu. Ve artık peçeteyle bir bütün haline gelmiştim. Dahası, aramızda duygusal bir bağ gelişmişti artık.




   Akşam 18:00 sularında annem sofrayı kurup bizi çağırdı. Ve ben tok olduğumu söyledim.  Fakat hasta olduğumu söyleyemiyordum. Çünkü apansızca fırçalar yeyip durmak istemiyordum. Saat 19:00 dolaylarında oflama ve poflama iniltilerimle odama çekildim. Bari bir film izleyeyim de vakit geçsin düşüncesiyle bilgisayarı açıp bir film izledim. Film biraz ağrılarımı unutturmuştu fakat en nihayetinde bitmişti. Nitekim hayasızca inlemeye devam ediyordum.

   Sonra düşündüm, ben inledikçe bir taraflarım daha mı az ağrıyor? Hayır. Peki öyleyse buna ne gerek var diyerek kendimi sükuta davet ettim. Dedim ki şu neticesi kırık hastalık mı beni yatağa düşürecek? Yapma ama dostum, kendine gel gibi ifadelerle psikolojikmen kendimi az da olsa tedavi etmiştim.  Saat 00:30 sularında işlerimi bitirip uyuma kararı aldım. Benim için erken bir vakitti. Ama olsundu.

  Çarşamba
   Ertesi sabah uyandığımda annem alnımda çay demliyordu. Tüpü boş yere zayi etmeyelim dedi. Peki dedim. Beraber güzelce kahvaltımızı yaptık. Her yerim tel tel dökülüyordu. Bari yine vakit geçsin diye televizyonu açtım. Karşısına uzandım. Gördüğüm manzara kanımı dondurmuştu. Bir kutunun içinde ne kadar çok kadın programı olabilirdi ki sonuçta? Bu kadar ensest olayın bir saat içerisinde haleti ruhiyeme sirayet etmesi karşısında şoktaydım. Hemen televizyonun fişini çekerek kendimi sokağa attım.

   Arkadaşlarımın yanına gittim. 'Bir yerlerde oturup bir şeyler içelim mi?' sorusuna hep bir ağızdan olur yanıtını vermiştik. Mekana gittik, eleman siparişleri sorunca ne kadar yanlış bir karar verdiğimin farkına vardım. Herkes çay, kahve gibi içecekler içerken ben kendimi nane-limon içerken buluyordum. Arkadaşlarım beni sağlıklı olmalarıyla eziyordu. Yazıklar olsundu.

   Yarım saatlik bir birlikteliğin ardından ortamı terketme kararı aldım. Onlara son sözüm şu oldu: 'Siz hiçbir şey yokmuş gibi hapşurmasını ve sonra çok yaşa demesini çok iyi bilirsiniz'...

   Tekrar eve dönmüştüm. Biraz uyuyup uyandım. Akşam yemeği hazırdı. Biraz daha iyi hissediyorum galiba diye kendimi kandırırken içtiğim şehriye çorbasından tarhana tadı alınca acımasız gerçekle yüzleştim. Hala hastaydım ve ağzımın tadı yoktu. O moral bozukluğuyla yine odama çekildim. Gururuma yediremiyordum. Bunu hakedecek ne yapmıştım? Yoksa birilerinden beddua mı almıştım? Kime ne yapmıştım ki? Bu soruların saatlerce cevabını aradım. Sonra 'Allah'ım neden beeeen' diye haykırdım. Şaka lan şaka, yine azıcık nette takıldım, azıcık bir şeyler okudum. Ama fenaydım hani.

   Yatmadan önce annem adaçayı, ıhlamur, ve baldan oluşturduğu bir karışımı içirerek, bunun bana iyi geleceğini söyledi.

   Perşembe
   Sabah sanki çok işim varmış gibi erken saatlerde uyandım. Annemin verdiği karışım işe yaramamıştı. Duygularımla oynanmıştı. Gittim ve anneme ben senin oğlunum bunu bana nasıl yaparsın. Duygularımla oynamaya ne hakkın var ha? Diye sorunca bana sen iyi değilsin hadi doktora gidelim dedi. Doktor mu? Ne doktoru? Doktor nerden çıktı ki şimdi? Diyaloğunu yaşarken gözümün önünden kocaman hap ve iğneler geçiyordu. Yok yok biraz daha uyuyim geçer diyerek yatağıma döndüm.

   Tekrar uyumuştum. Daha da ötesi bir rüya görüyordum. Bir doktor beni muayene ediyordu. Streteskopu ciğerime dayayıp öksürmemi söylüyordu. Ben de 'Cık' cevabını veriyordum. Öksürsene be adam diye sinirlendi. Ben de anlasana hocam öksürünce ciğerlerim dökülüyor. Yanıyorum diyordum. Sonra iyice hiddetlenen doktor 'Çabuk terket o zaman muayenemi' diyordu. Ben de doğruldum ve 'Doktorlar daa nee bilur, ciğerun aacisuni' diyerek orayı terkettim. Derken uyandım. Benden söylemesi, tıp, dedikleri kadar ilerlememiş. Dikkatli olmakta yarar var.

   Saat öğleden sonra dört civarları hiçbir iyileşme yok. Ben de 'Çivi çiviyi söker' diyerek. Soğuk suda duş almaya karar verdim. Suyu açtım önce ellerimi bir yıkadım, fena değildi. Sonra ansızın suyu vücuduma doğrultunca 5 saniyelik bir şoktan sonra ancak suyu bırakabildim. Anlaşılan pek akıl karı değildi. Suyu biraz daha ılık ve makul derecelere getirince duşumu aldım ve çıktım. Yine bir değişiklik yoktu. Atalarımız da beni kandırmıştı. Çivi çiviyi sökmemişti. Neyseydi. İştahım olmadığı için akşam yemeği de yememiştim.

   An itibariyle biraz daha iyiyim. Hastalık sayesinde de iki günde iki kilo vermişim. Benden söylemesi zayıf olanlar, grip olmayın sakın.

   Bunun yanında bir de baktım ki herkes grip olmuş. Nefret ediyorum bu taklitçilikten. Biraz kendiniz olun. Ne çıkar yani. Moda gibi hastalık mı olur ulen? Hadi dizilerinizdeki kahramanlarınızın giyimini hayatını taklit ediyorsunuz da bu kadarını beklemezdim. Neyse kulağınıza küpe olsun bu. Çekin cezanızı. Ha illa olacaksanız da grip olun. Yok efendim bu sene domuz gribi çok trend. Yok efendim kuş gribi olmayanı dövüyorlar falan. Hiç gerek yok bunlara. Ciddiyim. Hayır sonra ölüyorsunuz mezarınıza kireç döküyorlar. Hiç hoş değil.

 Bir de şükretmesi lazım insanın her haline. İştahsız olduğumuz için yemek yemiyoruz. Lükse bakar mısınız? Hastalık dediğin nedir ki bilhakis açlığın yanında... Birileri bir yerlerde, bir lokma ekmeğe muhtaçken...