Business

10 Temmuz 2014 Perşembe

Bu ülke nasıl sevilmez arkadaş? Her olayda ayrı bir tat, ayrı bir renk... Sonuncusu da Cumhurbaşkanlığı seçimi için gösterilen adaylar oldu. Pardon, aday oldu. Sonrasında bir gariplikler silsilesidir koptu gidiyor. Durdurabilene aşk olsun..

Her şey muhalefetin, çatı adayı olarak Ekmeleddin İhsanonoğlu'nu aday göstermesiyle başladı. Önce muhalefetin içinde muhalefetler patlak verdi. Haksız da sayılmazlar. Sen sadece bir adamı alaşağı etmek için 90 yıllık çizginden taviz verirsen, tabiki muhalefet içinde muhalefet olur. Rüya içinde rüya gibi. İnception'ı kest reyiz..

Bir insanın sırf iyi biri olması, iyi bir siyasetçi olacağına dalalet midir? Adam kendisi 3 ay önceki konuşmasında benden politikacı olmaz diyor. Öyleyse bu telaş niye? Adamı aday yapıyorsun, iyi güzel de, adam ülkeyi tanımıyor ki. Trabzonspor'dan Avrupa ve Dünya Kupası bekliyor. Hayır, Trabzonspor'u aşağılamak değil. Daha ülkeler bazında ve takımlar bazındaki en elit organizasyonlardan bile bihaber. Hani şu kültür sahibi dedikleri adamdan bahsediyorum...

Aynı adam İSLAM Konferansı Örgütü başkanıyken, Mısır'daki darbeye gıkını çıkaramamış adam. Türkiye Suriyelilere kapılarını açmamalıydı diyen adam. Türkiye Filistin konusunda taraf olmamalıydı diyen adam. Başka biri olsa neyse, ama bu adam bildiğiniz İSLAM Konferansı Örgütü başkanıydı. Papa ile kanka olup, Müslümanlarla ayran içip ayrı düşen adam.

Marmaray'ın temellerinin Demirel ve Ecevit dönemlerinde atıldığını sanan adam... Adayın memleketi tanımadığı doğru. Peki memleket adayı ne kadar tanıyor?

El Cevap:

Ek-ük-ik, ükgh, Etliekmekoğlu...

Demokratik bir ülkedeysek, adaya ve oy verenlerine saygı duymak lazım. Kesinlikle öyle. Lakin bu milletin havsalasıyla alay etmeye ne hakkınız var? Bakınız, adayın sloganı gündeme düşen son bomba oldu. 'Ekmek için Ekmeleddin' nedir yahu? 

Fırıncılar odasına başkan mı seçiyoruz? Hayır alaka ne? Hadi başbakan seçsek neyse. Ama cumhurbaşkanlığı seçiminde ne alaka? Sırf ismiyle kafiyeli olsun diye slogan mı yapılır? Bu sıcak yaz günlerinde, güneşten korunmak çok önemli azizim. Maazallah insanın kafasına güneş geçti mi, insana her türlü saçmalığı yaptırtır. 

Güneşten korunmak lazım..

Ekmek için Ekmeleddin'se, yem için Yemen... it için İtalya, ah için Ahıska, kazak için Kazakistan... Mantık aynen budur. Amerika'yı falan karıştırmıyorum bile...

Ekmek için Ekmeleddin, pide için 2 ye, lahmacun için 3'e basınız. Operatöre bağlanmak için lütfen bekleyiniz... Arka fonda da tabiki şu olmalı: 

İnsan kendini durduramıyor işte. Ama on numara değil mi ya? Ekmek için Ekmeleddin. Ahahah. Özür dilerim sinirlerim bozuldu. Allah hepimize akıl fikir bahşetsin dostlarım. Zor bir süreçten geçiyoruz zor...



3 Temmuz 2014 Perşembe

Paylaşmak, paylaşmak, paylaşmak... Paylaşmak güzel şey, paydaş olmak da öyle esasen. Kıymet bilmek, insana değer vermek hiç de içi boş kavramlar değil. Sadece paylaşmak ölçü değil, insan da kendine yetebilmeli elbette. Lakin çevresindekilere yetebilen bir insan düşünün. Devamlı sizden huzur alan değil de, hani huzur veren insanlar...

Karşılık beklemeden, yaratılana Yaratan'dan ötürü sevgi, saygı ve izan gösteren, derin düşünce yapısına sahip insanlar... Basit olmayan, sabır timsali insanlar... Çevresini seven, Hak'kı seven, değer veren insanlar... Haramzâdelere sülük gibi yapışan, suratları fel fecir okuyan, menfaat müptelâlarına dahi değer veren insanlar...

Bu insanlar belki geçmişte kaldı. Osmanlı kültüründen sonra bir daha böyleleri gelmedi belki de. Ama küçük bir kıvılcım yeter yürekleri yakmaya. Benlik duygumuzu bir gözden geçirmekte ziyadesiyle fayda var. Kişi kendine her daim sorabilmeli... 'Ben kimim? Babam kim? Dedem kim? Kim? Kim? Kim? Kiziroğlu Mustafa Bey kim? Bu dünyaya geliş amacım ne? Kâlû belâ'da ne söz verdim?' Zaten bu sözleri idrak eden insan, sevmesin ve paylaşmasında ne yapsın?

Hak'kı seven insan, insanı sever, insanı seven insan hayvanı sever, hayvanı seven insan doğayı sever, doğayı seven insanlar derken, sevgi yumağı olan insanlar..

Paylaşmak insanın tabiatında vardır. Onu körelten insanın nefsidir.


Demek ki her şeyden önce bir durup düşünmek gerekli. Nitekim her şerden önce de tabi... Her şerrinde bir mazeret ve kılıf uyduran insanlar... Yapmacık gülüşler, sahte sözcükler, yanlış yönlendirmelerde bulunan insanlar...

Derken bir konuyu açıklamakta fayda görüyorum. Bu kadar çok 'insanlar' kelimesini kullanmamın bir sebebi var. Ama çok abartmışsın dediğinizi duyar gibiyim. Çok teessüf ederim. Neyse efendim, gelelim sadede...

Atalarımızın bir sözü vardır: 'Et tekrârı ahsen, velev kâne yüz seksen.' Yani anlamı şudur: 'Yüz seksen kere de olsa, tekrar güzeldir. 'İnsanlar' kelimesini tekrar ederek güzel bir şey yaptığımı düşünmeyebilirsiniz. Lakin sonuçta yüz seksene kadar yolu vardı ki, ben kısa tuttum. Velhâsılıysa, İnsanlarımız yani biz, tezelden insan olduğumuzu hatırlamalıyız. Şu mübarek ramazan ayındaki paylaşımlarımızı bir yıla yaymamız lazım gelir. Yani tekrarlamaktan korkmamalıyız. İki günde bir paylaşsak zaten tüm yıla yaymış oluruz. Biraz Bahçeli'nin hesabına benzemiş olabilir. Ama paylaşmak için yeterli birçok nedenimiz var.  Paylaşım derken aklınıza sosyal medya paylaşımları geldi değil mi? İşte siz busunuz. Yazıklar olsun...

Nitekim içinde bulunmuş olduğumuz Ramazan ayını da fırsata dönüştürmeliyiz. Dönüştürmeliyiz ki, köhneleşmiş dimağılarımızdan fikr-i kavmiyet düsturunu çıkarıp, zor durumda olan insan ve kardeşlerimizle, hangi ırktan olurlarsa olsunlar, hemhâl olmalıyız.

Çevremizdeki insanlarla ya da zor durumdaki kardeşlerimizle yahut aynı havayı soluduğumuz hayvan dostlarımızla paylaşmaktan korkmamalıyız. Paylaşmalıyız ki insan olmanın hazzına varabilelim. Ramazan bizim için büyük fırsat. Ramazanla ilgili görüşlerime 'Ramazan Sadece Bize Gelmesin' adlı yazımda yer vermiştim. Şimdilik bu kadar. Biraz geç olmuş olsa da Ramazanınız mübarek olsun. Kalın sağlıcakla. Bir de bol bol paylaşın. Komşuda pişen size, sizde pişen bize düşsün...



25 Haziran 2014 Çarşamba

Birçok insan zengin olmak ister. Bunun için çeşitli arayışlara girer. Ticaret yapar. Piyango bileti alır. Mısır'da bir dedesinin olmuş olduğunu varsayarak, bir gün avukatın kapısını çalmasını  ve 'başınız sağolsun. Mısır'daki dedeniz vefat etti. Size de vasiyetinde yüklü bir meblağ bıraktı.' diyerek müjde vermesini hayal eder durur. Ama genellikle de tüm bunlar hayal olarak kalır.

Mağlum Ramazan'a da günler kaldı. Ramazan'da, oruç tutarken hepimiz, aç insanların hâlini anlamaya çalışırız. Bu yüzdendir ki, kafamda bir fikir belirdi. 'Nasılsa aksatmadığım takdirde 30 gün boyunca aç insanların hâliyle hemhâl olmaya çalışacaktım. Bari Mübarek gelmeden 1 güncük de olsa önce bir zengin insanları anlamak bâbında zengin bir yaşam süreyim dedim. Çünkü orta direk bir ailenin mensubu olduğum için zengin olmak nasıl bir şeydir diye merak ediyordum...

Sabah 08:00

Güne zengin biri olarak uyandım. Mutluydum. Bugün benim günümdü.
Televizyonlardan öğrendiğim kadarıyla zengin olmanın püf noktası güne başlarken yapılan kahvaltıydı. Gerçi buna pek kahvaltı denmezdi. Ama olsundu. Ben de bu püf noktayı uygulamak maksadıyla bir bardağa doldurduğum meyve suyundan bir yudum alarak evden çıktım. 

İlk anda hissettiğim.


Saat 10:30

Evden çıkmam şart mıydı diye düşünerek avâre avâre sokaklarda dolanıyordum. Bazı arkadaşlarımın dükkanlarına gidip çay içiyordum. Aslında tam olarak içmiyordum. Çayları da bir yudum alıp bırakıyordum. Arkadaşlarım bu olayı tuhaf karşılıyorlardı. Ama bir şey diyemiyorlardı. Zaten deselerdi muhtemelen onları paralarımla dövecektim. Benimkiler genelde madeni paraydı ama fark etmezdi. Daha çok acıtırdı...

Daha sonra arkadaşları ayartıp konken oynamaya davet ettim. Bir mekâna gidip oturduk. Konken ney la? sorularına cevap veremeyince, ne olduysa kendimizi okey oynarken bulduk. Oyun da ben de kalınca, günüm zehir olmaya başlamıştı. Bu gidişata bir dur demenin vakti gelmişti...

Saat 13:00 

Bu oyun canımı sıkmaya başlamıştı ve açlıktan ölüyordum. Artık yetmeliydi. Bari zengin olarak son hamlelerimi yapayım dedim. Ama açlık başıma vurmuştu işte. Açken ben ben değildim ki! Kan şekerim düşüyordu. Sinir katsayım yükseliyor, saçmalama olasılığım artıyordu. Son hamlemi yapmalıydım. Eve olan uzaklığım yaklaşık 500 metre olmasına rağmen, bir taksi çevirdim. Taksi geldi ve yanımda durdu. 'Nereye gidiyorsun?' diye sordu. Evimi tarif edip 'oradan geçiyor mu' diye sordum. Mesafe kısa olduğu için almak istemedi beni. 'Yok kardeşim geçmiyor' diye geçiştirmeye çalıştı. Ben de açlığımın tesiriyle 'O zaman öpeyim de geçsin' yanıtını vermişim anlatılanlara göre. Çıkan arbedede sağolsun eş dost araya girerek beni kontrol altına almışlar.

Saat 13:20

Olaylar yatıştıktan sonra, mecburiyetten yürüyerek evimin önüne geldim. Tam içeri girecektim ki evde ekmek olmadığı geldi aklıma. En taze ekmek benim olmalıydı. Açtım. Hemen fırına koştum. En tazesinden ekmek istedim. Adam fırından yeni çıkarttığı bir ekmeği elinde hoplata hoplata getirdi. Yine açlığımın etkisiyle 'utanmıyor musun lan milletin ekmeğiyle oynamaya' diye çıkıştım. Allah'tan ki bu arkadaş şaka yaptığımı düşünüp beni ciddiye almadı. 

Aradan 10 dakika geçmişti. Artık evime gelmiştim. Hadi dedim bari son kez zengin ritüellerine uyayım. Evet asrın hatasını yapıp eve ayakkabıyla girdim. Annemi ömrü hayatımda böyle sinirli görmedim ben. Aradan saatler geçmesine rağmen hâla  daha söyleniyor. 

Aman azizim aman. Zenginlik mi? Az ötede oynasın o. Çekilir dert değil. Gözünü seveyim orta direğin. Gözünü seveyim Ramazan'ın... Zenginlik zor zanaatmış. Bundan böyle 'elin oğlu hayatını yaşıyor, lüks arabalara biniyor' derken iki kere düşünmek lazım...

16 Haziran 2014 Pazartesi

   İnsanoğlu kendine yetmeli. Yetmekle kalmamalı, yakınındakilere de yetmeli. Yetişmeli. Mümkün değilse bile, mümkün kılmaya çalışmalı. Hiç yoktan gayret etmeli. Çabalamalı. Bunun için de öncelikle fırsatları değerlendirmeli, hattâ, fırsatları oluşturmayı düşünmelidir. Uygun şartlar altında bir amaç belirleyip tüm olanakları değerlendirme şuuruna vâkıf olmalıdır.

    'Bu ne laf salatasıdır böyle?' diye düşüncelere gark oldunuz değil mi? Yazıklar olsun. İşte siz busunuz. Bu laf salatası spesiyelimi sizlere sunmamdaki maksat şu idi. Bilirsiniz komşu komşunun külüne muhtaçtır. Günümüzde ise, 'benim külüme muhtaç olma da git kimin külüne muhtaç olursan ol. Pis ezik.' gibi tepeden bakmacı düşüncelerin yaygınlaşmış olduğunu, bir türlü bu salgının önüne geçilemediğini görmekteyiz. Yahu komşuluk hakkı denen bir şey var. Bizse bundan gün geçtikçe bihaber olmaktayız.

    Günümüz modern dünyasında, yani yutturulduğu anlamda modern dünyada, toplumumuzun büyük bir kısmı, apartman hayatına adapte olabilmek gayesiyle, mutasyon geçirmiştir. Bu mutasyon, toplumumuzu modernleştirme bahanesiyle, standart meşe odunu kıvamına getirmeyi büyük oranda becermiş görünüyor. Sorun kimde peki? Tabiki bizde... Aynı binadaki ya da bloktaki komşularımızın adını bile bilmiyor, çoğu zaman selam bile vermeden geçip gidiyoruz. Atalarımızın bir sözü vardır. 'Komşu komşunun külüne muhtaçtır. Muhtaç olduğun kudret, evinin dibindeki kapının tokmağında mevcuttur.' diye. Ya da başka bir atasözüyle 'ev alma komşu al'...
 
  Bugün sadece bu konu üzerine yoğunlaştım. Sabahtan beri kafamda atalarımızdan biri olduğunu zannetmekte olduğum bir zâtı muhterem, 'ev alma komşu al, ev alma komşu al, ev alma komşu al' diye kafamda papağan etkisi oluşturmuştu. Bense 'dayı bi git, zaten ev alacak para mı var?' diye çıkışıyordum... Ama sonunda ikna etmişti beni. Artık ekonomik bir komşu almanın vakti gelmişti sanki. Hemen en sevdiğim takım elbisemi üzerime geçirip, ciddi bir esinti oluşturmak maksadıyla bir de bond çanta bulma gayreti içerisine girdim. Peki buldum mu? Sanırım. Yani sanki... Tamam neyse, kaptım benim siyah laptop çantasını çıktım sokağa...

    Amacım komşu olsun çamurdan olsundu başlarda. Sonrasında düşündüm. 'Tamam komşu alacaksın da bari tanıdık bir komşu al. Uyum sorunu sürecini falan daha hızlı atlatırsın' diyerek kendimi iknâ ettim. Peki kimdi bu talihli komşu? Faik amca... Tabi ya, mülayim bir aile babası olan Faik Amca'dan daha iyi bir komşu bulabilir miydim? Tabi bulabilirdim ama o an aklıma bir başkası gelmiyordu işte. Neyse efendim, birkaç dakika sonra Faikçiğimin evine gelmiştim. Fakat konuya nasıl girecektim? Birkaç saniye düşündükten sonra, çaldım zili. Kapıyı Huriye teyze açtı. Faikçiğimin karısı... 'Buyur çocuum' dedi. Hemen de sahiplenmişti belli ki beni. 'İyi akşamlar Huriye teyze, bizde tuz kalmamış da rica etsem bir çay bardağı tuz verir misin?' dedim. Saydığıma göre aşağı yukarı 18 saniye donarak bakakalmıştı kadın. Uyanması için elimi gözlerinin önünde, suratına paralel olarak birkaç kez salladım. Kendine geldi. Gözleri sensörlüydü Huriye Teyze'nin hareket olmayınca tasaruf edip beynini kapatıyordu...

    Biraz kekeledikten sonra, 'evladım siz öteki mahallede oturmuyor musunuz? Tuz istemeye taaa oralardan buralara mı geldin?' Huriye teyze biraz anlayışsız bir kadın olmuştu. Yaşlılık işte bunatmıştı garibimi. Ben aklımdan bunları geçirirken, o hâla konuşuyordu. Ben de dayanamadım. 'Alt tarafı tuz istedik be kadın, sanki tuz değil de kız istedik.' Ailenin hiç kızlarının olmaması olayın daha da sertleşmesini önlemişti. Derken seslerimizi duyan Faik Amca kapıya geldi. Ne olduğunu anlamak adına beni içeri davet etti. Asıl niyetimi anlatıp olayı bir an önce tatlıya bağlamanın derdindeydim. 'Faik amcacığım az önceki anlaşmazlık için kusura bakmayın. Benim asıl niyetim sizi almak. Bu devirde sizin gibisini bulmak çok zor. Gelin komşu olalım. Hayıııır. Gelin ve komşu değil. İki komşu olalım.' O da Huriye teyze gibi donmuştu. Anlamaya çalıştı. Yapamadı. Anlattım. 'Bizim evin yanındaki ev varya? 'eeee' işte orası satılık. Benim durumum olsa üst katınızı satın alıcam. Kiralamaya yanaşmıyor ev sahibi. Yani tek seçeneğimiz, yan tarafımızdaki evi satın almanız. Ne dedin he mi?' Önce karısına baktı eliyle ampul değiştirircesine benim delirdiğimi anlatıyordu. Yazıklaar olsundu.

    'Tamam zoru seviyorsunuz demek ki, sizin anladığınız dilden konuşucam. Çantamda tamı tamına iki bin TL var. Teklifimi kabul ederseniz sözleşme bedeli olarak bunu vericem. Komşum olduğunuz her ay için de tam 50 TL alacaksınız. Bu cömert teklifime var mısınız?' diye sordum. Aslımda blöf yapıyordum. Zira çantamda tamı tamına 17,85 TL vardı. Neyse, diğer odadan bizi dinlemekte olan, yani kapıları açık olduğu için bizi duymakta olan Faik-Huriye çiftinin iki oğlu, Serkan ve Sercan üstüme öyle uçmuşlardı ki, ben ömrümde böyle uyumlu ikili görmedim. Ulan sen bizi ne sandın? sorusunu müteakiben birkaç beyin fırtınası eseri çıkmış olan sözcüğe cevap veremeyişim bende de minik bir donmaya neden olmuştu. Faik amca evlatlarını sakinleştirip az önceki hareketi tekrarlamıştı.

   Ama helal olsun çok iyi, söz dinleyen evlatlar yetiştirmiş. Bırakın deyince bıraktılar. Yani sekizinci söyleyişinde... Faik amca, anladığım kadarıyla, çıkabilecek herhangi bir cinayeti önlemek amacıyla, teklifimi cevapsız bırakıp, gel ben seni evine bırakayım dedi. Yolda konuşuruz biraz. Ama önce benzin alalım dedi. Moralim bozulmuştu. Benzinliğe geldik. 'Sen söyle 30 liralık doldursun, ben ödemeyi yapıp geliyorum' dedi. Bir şey demedim. Sustum. Pompacı geldi. Sormasına fırsat vermeden '30 liralık' yanıtını verdim. Ama hiç durur mu? İlla soracak ya 'kurşunlu mu, kurşunsuz mu?' diye sordu. Canım sıkılmıştı. 'Kurşuna ne gerek var, sözlerin var ya' dedim. O da donmuştu. Haziranın göbeğinde bu donma akımı hiç hoşuma gitmemişti.

   Evime bıraktı beni Faik amca. Ticari dehâmı kullanmadığıma bin pişman olmuştum. Ama olsundu. Konu bu değildi. İnsanlık ölmüştü. Komşuluk bitmişti. Nitekim şunu anladım, İnsan kendine yetebilmeli. Artık kimsenin kimseye faydası olmuyor. Ne demişler 'kel, kör, kendi işini kendin gör.' Sakın yardım dilenme kimseden. Anlayan kalmamış hâl ehlinden. Betonermeler kalpleri de betonlaştırmışsa demek ki...


5 Haziran 2014 Perşembe

   Sürç-ü Fikir'de yazmayalı uzunca bir zaman oldu. Neden mi? Çünkü insanları büyük hasarlar oluşturabilecek depremlere karşı uyarmak istedim. Yani duyarlı bir vatandaş olmak bunu gerektirirdi. Nitekim vermiş olduğum bu mesaj anlayabildiğim kadarıyla amacına ulaşmış görünüyor.

   Yaklaşık iki hafta önce ülkemizin batısı beşik gibi sallandı. Neyse ki korkulan olmadı. Küçük maddi hasarlardan başka zarara uğramadı vatandaşımız.  Yapmış olduğum kalem bırakma protestosuyla birlikte, insanlarımız bilinçlendi. Bana bir teşekkür borçlu olduğunuzu vurgulamam gerekir.

   Bunun yanında değinmem gereken bir nokta daha var. Ne mi? Eski depremlerin tadı yok azizim. Eskiden balkonlardan falan atlayanlar olurdu. Ne bileyim mesela, merdivenlerden alelacele koşuşturarak inerken düşüp bir taraflarını kıranlar olurdu. Habercilere de ekmek çıkardı. Ama bu sefer hiç de öyle olmadı. Akşam bültenlerinde depremin şiddetinden ve hangi illerde etkili olduğundan öteye geçilemedi. Gözlerimiz deprem dedeyi aradı. Ah be Işıkara zamansız gittin zamansız. İnsan 'Aah ahh nerde o eski depremler' diye hayıflanmıyor değil. Yaşlanıyor muyuz ne?

   Bu seferkinde yapılan en fazla şu oldu. 'Aloo, hacıı, siz hissettiniz mi? Oğlum burası çok fena sallandı ya laa. Hemen sokağa kaçtık. Yok ben duştaydım. Evet. Bornozum var şu an üzerimde. Evet. Senin üzerinde ne var? Hımmm. Sabahleyin ne yedin? Yaaa, deme öyle... Hahah aptal şey. Pisliksin biliyosun di mi? Bir şey sorucam sen kimsin lan? Yoo tanımıyorum. Ayyy depremden dolayı hatlar karıştı, çok özür dilerim. İyi günleeer. Kalın giyin kalın.' Valla hangisi daha büyük felâket bilemedim.


   Peki ben depreme nasıl yakalanmıştım? Gelelim bu meseleyee. Nedense o esnada döner koltukta oturuyordum. Hayır döner koltukta oturmuyordu. Ben koltukta oturuyordum. Sabahında kahvaltımı biraz baştan savma yapmıştım. Tam da bu sebepten dolayı açlıktan başımın döndüğünü sanmıştım. Ne kadar da safmışım. Karnım aç değilmiş ki! Döner koltukta problem var sanıp hemen normal sandalyeye oturdum. Sandalyenin anormali de mi var demeyin. Üzülürüm. Her neyse. Birkaç saniye önce elime yüzüme sürdüğüm limon kolonyasının esansının yoğunluğundan başım dönmüş meğerse. Öyle şey mi olur demeyin. Ya da deyin bence olur çünkü. Başımın dönmeyip de deprem olduğunu anlamam hayli zaman aldı. Bir gün bu ikisi arasındaki farkı anlayamadığım için telef olucam sanırım. Neyse efenim, baktım ki deprem oluyor. Yaklaşık kırk saniye sürdü mağlumunuz. Ben 25. saniyede depremin farkına vardım ve hemen telefona atılıp bu anı ölümsüzleştirmeye karar verdim. İnsanın o sallantıda selfie (özçekim) çekmek pek aklına gelmiyor işte.



   Peki ben bu kadar ciddi bir konuyu neden makaraya alıyorum? Çünkü bu deprem bir bedduanın tezahürüymüş. Ve buna inanan büyükçe bir kesim var. Saygı duymak mümkün müdür bilmiyorum. Ben duyamadım işte. Bu konudan memnuniyet duyanlar olduğu için kınayla karşılık vermem gerekirdi. Ama yazıyla verdim işte. Turayla yanıt vermek namerde düşerdi zîra.

                                            Bu söylenene inandıklarını söylediklerinde ben: (Temsili)

   Olum buna harbiden inananlar var yaa. Ahahah. Özür dilerim, sinirlerim bozuldu.
   Allah kâza belâ vermesin dostlar. Kalın sağlıcakla..

27 Şubat 2014 Perşembe

   Geçtiğimiz günlerde bir düğüne katıldım. Uzaktan mı akrabaymış yoksa dıdısının dıdısının dıdısı mıymış, yoksa topyekün hepimiz miyop muymuşuz bilmiyorum. Bir gerçek varsa o da düğün esnasında orada bulunmuş olmam.

   Bir pazar günü, birilerinin aklına uyup gittik düğüne. Düğün evi ziyadesiyle kalabalık. Ortalıkta masalar kurulmuş. 4 Kişilik masalarda sıkış tepiş yemek yiyen insanlar var. Hatta öyle ki masaya sığmamış olan bir çocuğu annesi masanın altına sokmuş. Çocuk kaşığı annesine veriyor, annesi kaşığa kuru fasulye doldurup çocuğa veriyor, çocuk kaşığı alıp ağzına götürüyor ve tekrar annesine veriyor. Süreç bu şekilde işlemeye devam ediyor. Bu durumu gören zavallı bense, her an bir savaşın çıkabileceği çıkarımında bulunuyordum.

   Etrafta yemek yiyen insanlara hizmet eden köleler var. Sürekli boş ve dolu tabakları taşıyorlar. Diğerleri ise hunharca yemeklerini yiyor ve bu kölelere emirler yağdırıyordu. 'Aptramann koş kızartma getir oğlum, aşçıya söyle bol koysun.' gibi ifadeler en hafifleri. Bu nedenle artık ayakçılar köleleştirilmişti. Biz de masalardan biri boşalınca gidip oturduk. Önümüze sürekli yemekler geliyordu. Bu sefer köleler bize hizmet ediyordu. Bu durum hoşuma gitmiş olmalı ki yemeğin bitiminde bir takım köleler tarafından ayaklarım yıkanıyor, boyun bölgeme masajlar yapılıyordu. Tamam yapılmıyordu ama gidişat o yöndeydi yani, bu ne izzet ikram azizim. Bir ülke doyar bu düğünle.

   Derken hurraa kalabalık bir anda ayaklandı. Yürüyün gelin almaya gidiyoruz. Sanırsınız ki kavga var oraya akın edicez. Gelenektendir, buralarda gelin almaya giden konvoydaki arabalara mendil bağlanır. Biz de arabayı görünce böyle bir manzara göreceğimizi biliyorduk. Fakat mendilin bitip de, arabanın sileceğine ıslak mendil bağlayacağımız hiç aklımıza gelmemişti. Ama konvoydan birileri olduğumuzu ispat edebilmemiz için bu şarttı.

   Gelin evine doğru yaklaştıkça şoförler kornalara yükleniyorlardı. Sanki 'Hahhahahh nasıl da aldık ama kızınızı' gibi nispet yaparcasına yapılan hareketlerdi bunlar. Gelin tarafı ile damat tarafı, sırf bu yüzden birbirine girebilir, bir evlilik başlamadan sona erebilirdi. Neyse, bizi karşılayan bir grup gelin tarafından vatandaş bizi bir yere oturup bir şeyler içmeye davet etti. Yanımda da 70 yaşlarında bir amca oturmuştu. 'Evlat' dedi, 'Sen hangi taraftansın?' 'Ben taraf tutmuyorum amca, iyi olan kazansın' yanıtını verince, konu nasıl oldu da amcanın askerliğine geldi anlayamadım. Eski toprak işte...

   Vakit doldu, gelini aldık arabaya bindirdik. Yolda birçok kez soyguna uğradık. Arabaların önünü kesen bir takım zibidi lobisi tarafından damat hunharca soyuluyordu. Bu da yetmezmiş gibi damat en yakın arkadaşları tarafından hor görülüyor, çeşitli işkencelere maruz kalıyordu. Bir insan niye hâla evlenmekte ısrar eder ki? İşte o an evlenmenin ne kadar kötü bir şey olduğunu anladım. Toplum bu durumu hoş karşılamıyordu. Neyseydi. Sonunda yine kornalar eşliğinde damat tarafının hâkim olduğu düğün evine döndük. Damat arabadan indi, âdettendir deyip bir poşetten avuçladığı bozuk para ve şekerleri üzerimize attı. Bir insanın kaşını gözünü yarmaya teşebbüs eden bu câni herife biri dersini vermeliydi. Ama yine boşverdim. En mutlu günüydü sonuçta. Gerçi bana pek öyle gelmedi ama, herkes bunu söylüyordu.

   Akşamında, kına gecesi ve balo birlikte yapılacaktı. Ve akşam olmuştu. Önce bir takım yaratıklar çıktı ortaya. Yanılmıyorsam gelinin bir takım akraba ve dostlarıymış. Her biri etlik tavuk gibi olmasına rağmen, daracık renkli, cafcaflı kıyafetler içerine girmişlerdi. Peki nasıl sığmışlardı? Sığmışlardı da niçin bir yerlerinden et fışkırıyordu? Sonuç olarak 500 ml'lik su şişesinin içerisine girmiş, sadece ayaklarını ve kafasını dışarı çıkarabilmiş bir tavus kuşu gibi duruyorlardı. Bu soruları hallice düşündüm. Sonra herhalde bu kıyafetleri terzi üzerilerinde dikmiştir diyerek bir sonuca vardım.

   Aradan biraz zaman geçmişti ki ellerinde mumlarla yaklaşık 15 genç kız çıktı meydana. Bunlar nispeten insana benzeyen varlıklardı. Şaka maka, heh dedim normal birileri çıktı sonunda. Fakat ellerinde mumların ne işi vardı? Orkestra da 'Yüksek yüksek tepelere' diye bir giriş yapınca, başladılar gelincağızın etrafında dönmeye. Önce değişik ritüellere göre düzenlenmiş bir ayin olduğunu düşündüm. Fakat durum çok daha vahimdi. Geline işkence ediyorlardı. Gelin müzikle ve tuhaf dönüşlerle ağlatılacaktı.

   Fakat geline aferindi. Ağlamıyordu. Ben de içimden diren kız, hadi diye destek oluyordum. Derken gelinin ısrarla ağlamadığını gören kaynana, durumu kabullenememişti. Ansızın geldi ve gelinine biber gazıyla müdahale etti. Zalım kaynana...

   Gelinin ağlamasıyla bu olaylar biraz yatıştı. Ardından damatla gelin dans etmeye başladılar. Dans edenlerin sayısı giderek artıyordu. Fakat tuhaf şeyler de oluyordu. Kız kıza dans eden bir kesim vardı. Bu bizim toplumumuza göre kabul edilebilir bir şey değildi. Derken orkestra kafayı çocuklara taktı. 'Değerli misafirlerimiz, lütfen çocuklarınızı pistten çekiniz.' Sanki yanlış yere park edilen araba onlar. Ya da sanırsınız piste uçak inecek. Tahammülsüzlüğün bu kadarına da pes dedim artık.

   Çok geçmeden, takı merasimi başladı. Gelinle damadın yanında, elinde defter olan bir kadınla, kameraman var ve kim ne takarsa kayıt altına alıyorlar. Arada kaynana ters bakışlarla, millete göz dağı veriyor, gözleriyse fel fecir okuyordu adeta. 'Hımm, ben buna çeyrek taktım, bu geldi 50 lira taktı' manasına gelen bakışlardı bunlar. Çok samimi bir toplumuz vesselam.

   Arkasından eğlence devam etmeye başladı. Artık daha oynak bir şeyler çalıyordu. Bazı tanıdıklar beni zorla oynamaya davet ediyorlardı. Bunu hep yapıyorlar. Ben de benim bilmediğim bir dans yeteneği olmalı... Israrlara uymayıp kenarda durmaya devam ettim. Sonra halaya katılmamı istediler. İyi de kardeşim kimin halasına? Ortalıkta hala falan yoktu ki. Varsa da ben tanımıyordum.



   Eğlence tüm hızıyla devam ediyordu. Fakat bu işte bir yanlışlık vardı. Ayıptı ulen. İnsandık sonuçta. Nasıl bu kadar vurdumduymaz olabiliyorduk? Şimdi soruyorum size: Sevenleri sevdiğine vermediler diye göbek atarken, içiniz cız etmiyor mu? Ben ömrümde böyle zulüm görmedim. Düğünmüş, böyle düğün mü olur? İnsanların duygularını târu mâr etmeye ne hakkınız var?

   Bu zulme artık birileri dur demeli. Ey yetkililer, Cumhurbaşkanım, Başbakanım, Meclis Başkanım, değerli Türkiye Futbol Federasyonu ve Merkez Hakem Yürütme Kurulu, sizleri göreve davet ediyorum. Gelin bu işe bir dur diyelim. Duydun mu gelin? Ohooo, kime ne anlatıyosun ki...

 

17 Şubat 2014 Pazartesi

   Bu seferki yazımda sizleri Tuhçi AVM ile buluşturuyorum. Evet, Tuhçi AVM'nin patronu Sayın Fahri TUHÇİ ile ibretlik bir röportaj gerçekleştirdim. Kendisine bu şansı bana tanıdığı için teşekkür ediyorum.

   Geçtiğimiz günlerde, bu röportajı gerçekleştirebilmek amacıyla, kendisinin ziyaretine gittim. Dükkana girdiğimde içerisi çok kalabalıktı. Herkese bir şeyler ikram edilmişti, hatta içlerinden bazıları okey oynuyorlardı. İçeride elinde çay tepsisiyle bir adam dolanıyordu. 'Bu nasıl AVM la?' sorusuyla, kafamda küçük bir boğuşma yaşadım. Sonrasında yanlış dükkana geldiğimi fark edip, derhal orayı terkettim. Bir kahvehanenin AVM'ye dönüşme hikayesi, erkenden son bulmuştu.

   Sonrasında yan tarafında bulunan asıl adrese ulaştım. Dükkanda Hasan Bey vardı. Patronunun nerede olduğunu sordum. 'Kendisiyle bir randevum vardıda.' dedim. Çok geçmeden Fahri Bey teşrif ettiler. Kısa bir tokalaşma evresinden sonra Fahri Bey'in ofisine geçiş yaptık. Kendisine kısa bir müddet te olsa, beni bekletmesinin hiç hoş olmadığını söyledim. Önce güldü. Sonra telefonuna sarılarak birilerinden iki çay istedi. 



   Sinirim bozulmuştu. Bu da ne demekti? Hemen bakışlarımı üstüne yönelterek bunun bir hakaret olup olmadığını sordum. Yine gülüyordu. 'Bir çayla bana sahip olabileceğinizi sanıyorsanız, yanılıyorsunuz bayım' diyerek, fakir ama gururlu bir insan olduğumu vurguladım, altını çizdim ve kendisine sirayet ettirdim. Fakat sonrasında muhabbet uzayınca, birkaç bardak daha çayını içtim kendisinin. Allah kabul etsin. Ölmüşlerinin canına değsin.

                                  'Fahri Bey (Soldaki) ve Pek Kıymetli Eşi Hanımlar'


   Fazla uzatmadan genç iş adamıyla gerçekleştirdiğimiz röportajı sunmak istiyorum.

Soru: Faaliyet gösterdiğiniz alanlar ve misyonunuzdan bahsedebilir misiniz?

   Tuhçi Avm olarak telekominikasyon, market ve internet cafe gibi temel alanlarımızın yanında iletişim, gıda ve hizmet sektörlerinde faaliyet göstermekteyiz. Babamdan devraldığım bu dükkanı her geçen gün biraz daha büyütmek için çaba sarfediyorum. Farklı sektörlerde de faaliyet göstererek paralel bir büyüme güdüsüyle hareket ediyoruz. 

Soru: Sizin için ticarette öncelikli olarak ne gelir?

   Pek tabi olarak kar elde etmek gelir. İşletmenin devamlılığının sağlanabilmesi için bu şarttır. Kar elde etmeyen bir işletme düşünün, böyle bir işletme hizmet ya da katma değer üretebilir mi? Ya da ne kadar üretebilir? Kar bu yüzden önemlidir. Bu da bizim için daha iyi hizmet edebilmemizin sigortasıdır. Ne kadar çok kar elde edebilirsek, halka o kadar iyi hizmet edebilir ve fırsatlarımızı sunabiliriz.

Soru: Günümüz global dünyasında işletmeler için inovasyon (yenilik) sizce ne kadar önemlidir?

   Çağın gerekliliklerine kesinlikle tüm işletmeler ayak uydurmak zorundadır. 10 Yıl öncenin kafasıyla bugünü yaşayamazsınız. Yaşamamalısınız. Teknoloji her geçen gün ilerliyor. Dolayısıyla her gün değişen bir dünya var. Bu nedenle yenilik bir işletme için çok önemlidir.Yenilik yoksa ilerleme de yoktur. Yani kısacası, inovasyona ayak uydurmazsanız, ölmeye mahkum olursunuz.

Soru: Bilişim ve internet alanındaki yeterliliğinizi 10 üzerinden puanlandırırsanız 
kendinize kaç puan verirsiniz?

   11

Biraz fazla iddialı olmadı mı?

   Olmadı. Çünkü 10 üzerinden değerlendirmemi istediniz. Ben de 10'un ilk üstü olan 11'i verdim. Yani aslında mütevazilik bile yaptım. Çünkü gayet donanımlıyım. Bir teknik servisle bile boy ölçüşebilirim. 

Soru: Tavuk mu yumurtadan çıkar, yoksa yumurta mı tavuktan çıkar?

   Hayır. Yumurta fiyatlarındaki artış bizi olumsuz etkilemedi. Çünkü bunun gibi temel tüketim maddelerinde, talep esnekliği, fiyatlardaki dalgalanmalardan fazla etkilenmez. Tabi bunun yanında biz kanatlı hayvan ve yumurta üreticiliği sektöründe de faaliyet gösteriyoruz. Bunu baz alırsanız, bu fiyat artışından avantajımız bile oldu. 

Soru: Böyle sektör adı mı olur?

   Kanatlı hayvan ve yumurta üreticiliği alanındaki en büyük dezevantajım, her işe yetişemiyor olmam. Bu nedenle biraz sınırlandığımı söylemeliyim. En büyük avantajımız ise, talebin çokluğu ve fazla rakibimizin olmaması. Rekabetin olmayışı bu işi biraz daha cezbedici kılıyor.

Soru: Benim gibi güçlü, kuvvetli, zeki, ahlaklı, çevik, yakışıklı, sempatik ve mütevazi bir insanın eniştesi olmak nasıl bir duygu?

   'Bu soru karşısında memnuniyetinden olmalı ki, boğazına bir şeyler dizildi, bir şey diyemedi ve gözleri doldu kendisinin.' 

Soru: Ne olacak bu Shakhtar Donetsk'in hali?

   Artık peşin çalışıyoruz. Faaliyette bulunduğumuz sektörler itibariyle, sürekli yenilenen bir ürün portföyümüz var. Bu nedenle sıcak nakit akışının olması, bizi biraz daha rahatlattığı gibi, sürekli olarak yeni kalem mallar tedarik etmemizi sağlıyor. Bu nedenle döner sermaye çarklarının daha hızlı dönmesi anlamına geliyor.

Soru: Geleceğe yönelik planlarınız nelerdir?

   Dünyayı ele geçirmek.. (Kimin eniştesi?)

2 Şubat 2014 Pazar

   Adettendir, aşağı yukarı her blog yazarının yaptığı gibi ben de bir kitap tanıtımı yapayım. Aslında tanımayan yoktur da, yine de değinmek istediğim bazı hususlar var. Kitabı yakın zaman içerisinde yedim, içtim, sindirdim. Üstüne de bir keyif kahvesi içtim. Şifa niyetine...

   Bu kitabı okuyan çoğu insan, birilerine bu kitabı tavsiye ederken 'tek solukta' okuyacaklarını söyler. Evet, bana da öyle dediler. Sonuç mu? Az kalsın ölüyordum. Tek solukta okumakta neyin nesiymiş? Ben tek solukta ancak yarım sayfa okuyabildim. İnsanlarla dalga geçtiğiniz yetmedi mi?

   Bu tür sözlere itibar edilmemesi gerektiği hususunun, ısrarla altını çizmek istiyorum. Yok efendim elinden düşürmeyeceksin, yok efendim başucu kitabın olacak falan hepsi yalan. İnanmayın sakın. Memlekette sahtekar dolu. Elinizden pek tabi düşürebilirsiniz. Bunun yanında başucunuzda duracak falan gibi sözler de tamamen provokasyon amaçlı. Hani çocukların tekerlemeleri vardır. Birinde ne diyordu? Portakalı soydum başucuma koydum vesaire vesaire. Bunlar birtakım uydurma laflardır. Daha çocukken bize empoze etmişler. Ama ben bunları yermiyim? Kat'iyen hayır.

   Gelelim kitaba. Kitap Da Vinci Şifresi. Yıllarca best seller listelerinde zirveye oynamış, zirvede kalmış bir kitap. Haliyle bana da o kadar methetmişlerdi ki okumadan geçemedim. Hemen kitabı bulup okumaya başladım. Bir başladım pir başladım. Hatta öyle başlamışım ki sayfalarını bir topaç misali çeviriyorum. Öyle çeviriyorum ki evin içinde cereyandan kapılar pencereler çarpıyor, salonda hortumlar oluşuyor, açılan musluklardan girdaplar zuhur ediyordu. Fena sarmıştı. Tam benlikti yani.



   Değişik vurgulamalar. Paganlar, mason ünlüler, kilise bağlantıları zaten epeydir kafa patlattığım konulardı. İşin içine bir de Dan Brown'ın usta anlatımı girince kitaptan kopmak mümkün değildi. Bu konular hakkında önceden bilgi sahibi olmayan insan için belki sıradan bir kitap olabilirdi. Fakat adeta benim için yazılmıştı. İllüminati, Sion tarikatı ve daha niceleri vardı. Daha ne olsundu. Da Vinci, Isaac Newton ve Victor Hugo artık tanınan yönlerinden çok farklı rol üstlenmişlerdi. Bağlanmıştım kısacası.

   Artık kitapla aramda duygusal bir bağ gelişmeye başlamıştı. Evdeki okumalarım yetmiyordu. Ben de yolda geçirdiğim zamanı değerlendirmek adına yanımda taşıyordum. Bir gün kitabı yine yanıma aldım, koyuldum yola. Dolmuşuma bindim, boş bir yer bulup oturdum. Hevesim üstümdeyken hemen kitabı açıverdim ve okumaya başladım. Biraz okuduktan sonra yanımda bir amca beliriverdi. Adam yanıma oturmuş fakat ben farkında değilim, öyle kaptırmışım. 

   Okumaya devam ediyordum. ''Evlat'' dedi yanımdaki amca. ''Ne okuyorsun sen?'' Belli ki muhabbet etmek istiyordu. Fakat ben de kitaba devam etmek istiyordum. Başımdan savmak için ''kitap okuyorum'' amca cevabını verdim. ''Bir adı var mı?'' diye sordu. Nasılsa bilmez de susar diyerek ''Da Vinci Şifresi'' yanıtını verdim. Vermez olaydım. Tam o esnada içimdeki kaşifi öldüren cevabı aldım...

   DOĞUM TARİHİDİR DOĞUM
   Normal şartlar altında bu tür cevapları kendim verdiğim için bu sözlerin böylesine kan dondurucu etki yapabildiğini tahayyül edemiyordum. Fakat sen yaşını başını almış adamsın. Da Vinci Şifresi'ne ''Doğum tarihidir doğum'' demek de nedir? Bu cevabı alınca, gözlerinin içine sert sert baktım. ''Bakışlarım sana biraz cesaret verdi mi amca?'' diye sordum. Pek kafa bulacak birine benzemiyordu. Hem kafayı kim kaybetmişti de o bulacaktı? Ama artık ok yaydan çıkmıştı.

   Bu noktadan sonra okumaya konsantre olamazdım. En iyi yaptığım şeyi yapmaya karar verdim. Makara yapmalıydım. Amca dedim. ''Aslında haklı olabilirsin, fakat ben Da Vinci'nin şifresini daha çok Leonardo1234 gibi düşünmüştüm'' dedim. ''Olabilirdi fakat her şeye farklı şifre koymaz bence'' dedi. Ve ekledi. ''O dediğin çok uzun, mesela banka kartı şifresini bir düşün, 4 haneli koymuş olmalı'' dedi. Sonrasında iki damla yaş süzüldü, gözlerimin pınaarına, pınaarına, pınaarına... 

   Artık bu muhabbetin önüne geçilemezdi. Dan Brown'ın kastettiği paganların, kiliseyi ele geçirme çabalarının, dünyaya hükmetme arzularının, anagramların, kriptekslerin, opus dei'nin gözümde zerre yeri kalmamıştı. Robert Langdon, Sophie, Jacques Sauniere, Teabing, Fache, Silas ve niceleri gözümde öylesine küçülmüşlerdi ki artık cin ali bile daha ciddi bir yapıttı benim için. Sion tarikatı, kutsal kase ve Da Vinci'ye ise girmiyorum bile. 

   Amcayla kitap hakkında konuşurken ve tam da saçmalığın nirvanasına ulaşmak üzereydik ki ön koltukta oturan, benden bir kaç yaş küçük bir kız, ''o kitabı boşuna okuma bence filmi var onun. Çok güzel, Tom Hanks oynuyor hatta'' diye çıkışarak bana acıyan gözlerle bakıyordu. Artık tam bir enayiydim diyebilirim. Amcanınsa kıza ''ee şifre neymiş?'' diye sorması bendeki kayışın kopmasına, devrelerimin yanmasına ve kulaklarımdan dumanların çıkmasına vesile oldu. Adeta beni benden aldı. Hemen şoförden müsait bir yerde durmasını istedim. Fazladan on dakika yürümek, psikolojimden daha değerli değil ya! 

   Bir daha dolmuşta kitap okumak mı? Aman, aman... Uzak dursun. Hem lakalardan ve kasislerden geçerken gözlerinin şaşı olma ihtimalini de göz önünde bulundurmalı insan. 

   Ayrıca bu espriyi dolmuştakilere yapmadığım için bin pişmanım, aslında müstehakmış onlara bilemedim:


28 Ocak 2014 Salı

   Bu sabah biraz geç uyandım. Aslında erken uyanmıştım. Hem de birkaç kere uyanmıştım. Fakat öyle zannediyorum ki, son zamanlardaki erken kalkmalarımın acısını çıkartmak istedim. Anlatmaya 08:00 itibariyle başlayayım. Öncesi bana kalsın.

   Böyle mışıl mışıl uyuyorum. Sessiz sedasız hallerdeyim. Hatta sözün bittiği yerdeyim. Yapayalnızım. Bir ben varım, bir de boynuma dolanmış olan kulaklığın, yanağımda bıraktığı kırmızı iz. Zaten bir gün o kulaklık yüzünden boğulucam sanırım. Hayırlısı diyelim...

   BU PERŞEMBE İÇİN...
   Her neyse. Saat 08:13'te gözlerimi açtım. Hemen saate baktım. Akabinde mamafih bir panikleme yaşadım. Yaklaşık 3.7 saniyelik bir panikleme sonucu fikir yollarım açıldı. Sonrasındaysa bugün işin yok oğlum geçmiş günlerin acısını çıkar dedim. 'Buuu, perşembe için diye haykırdım' ve tekrar gözlerimi kapadım.

   BU CUMA İÇİN...
   Derince bir şekilde uyumaya devam ettim. Normalde çok hafif uyurum. Fakat günlerin uykusuzluğu ve birikimi var. Derken uykulu gözlerle, döndüm rüyamdan. Kimseciklere de sarı laleler alacak halim yoktu çiçek pazarından. Saatse 08:50. Bu sefer olaya vaakıfım. Bilincim açık. Nabzım yerinde. Tansiyonum da makul seviyelerdeydi. Tabiki de pes etmek yoktu. Hafiften doğruldum ve 'Buuuu, cuma için' diyerek kendimi yatağa bıraktım.

   BU CUMARTESİ İÇİN...
   Gafilce uyumaya devam ediyordum. Fakat nitekim saat 09:32 de tekrar uyandım. Saate baktım ve yetmez dedim. Günlere isyanım vardı. Acısı çıkarılmalıydı. Yine hafifçe doğruldum ve 'Buuuu, pazar için' diyerek kendimi yatağa bıraktım. Tam gözlerimi kapıyordum ki 'Durr Tansel' dedim. Cumartesiyi atladın. Aynı hareketi cumartesi için tekrarladım. Uyudum, uyudum ve uyudum...

   BU PAZAR İÇİN...
   Saat 10:01'i gösteriyordu. İstemsiz bir şekilde tek gözüm açıldı. Diğer gözüm açılmamak için direniyordu. İllüminati sembolü gibi olmuştum. Olmazdı, delikanlıya tersti. Hemen diğer gözümü de açtım. Doğruldum ve 'Buuu, pazar için' diyerek kafamı yastığa gömdüm. Artık kafam yastıkta bir çukur oluşturmuştu. Olsundu. Uyku tatlıydı...

   BU PAZARTESİ İÇİN...
   Hunharca uyumaya devam ediyordum. Günlere derslerini vermekle meşguldüm. Saat 10:45 sıralarında kapının zili çaldı. Zil de öyle bir bağırıyordu ki, palaspandıras uyandım. Doğruldum. Kalktım. Dimdik ayaktaydım . Dağ gibi adamım vesselam. Gidip pencereden dışarı baktım. Kimse yoktu. Hava da biraz tuhaftı. Telefonumun şarjının %10'a düştüğünde, ayarladığım ekran ışığı gibiydi. Gocunmuştu belli ki geç uyanmama. Hali hal değildi. Dokunsam ağlayacaktı.

   Gidip kapıya baktım. Gelen karşı komşumuzdu. Biraz esnek bir halde (esneyerek), buyur teyze dedim. Annen var mı oğlum dedi. Gülüyordu. Bu ne biçim soru teyze? Annem olmaz olur mu? Ne anlatmaya çalışıyorsun. Çıkar ağzındaki baklayı. Beni leylekler mi getirdi? Diyerek septik düşüncelerle üstüne gidiyordum. O ise bana umarsızca 'Evdeyse çağırıversene' diyordu. Ben de durur muyum? Yapıştırdım lafı. 'Teyzem gillerde kaldı onlar bugün' diyerek yolladım evine. Aslında cevabım doğruydu. Fakat yine de yapıştırmıştım işte. Ne yani olamaz mı?

   Hemen yatağıma döndüm. Havada da şimşekler çakmaya başlamıştı artık. Bu havada da ne uyunurdu bee. Hiç gecikmeden 'Buuu, pazartesi için' diyerek atladım yatağa. 5 Saniye geçmemişti ki zil tekrar çaldı. Cik cik cik cik... Zile fitil olmuştum. Sesi de bir nebze olsun kısılmıyordu ki. Cik cik ne ulen? Böyle zil mi olur diye düşündüm. Daha erkeksi bir ses olmalıydı. Mesela at kişnemesi sesi fena olmazdı. Biliyorum ki, bir çok insan benimle aynı fikire sahip. Bu kadar talep varken, niçin arz olmaz ki?



   Neyse, en nihayetinde gittim kapıyı açtım. Yine o teyzeydi. Yağmura yakalanmıştı. Fakat geri dönmüştü. Onu o halde görünce 'Saçların mı ıslak? Yoksa, ıslak mı yaşamak' diye sordum. 'Nasıl' diye sorunca içimdeki Teoman ölmüştü.

    Annen ne zaman gelir diye soruyordu bu sefer. Manidar bir şekilde 'Bilmiyorum' cevabını verdim. 'Gelirse söyle, 'Şu, şu, şu, şu, şu, şu, şu, şu, şu, şu, şu... teyzenler öğleden sonra bize misafirliğe gelecekler söyleyiver o da gelsin' diyordu. Maaşallah bu teyzeler silsilesi beni tek başıma iktidar yapabilecek sayıya ve çoğunluğa sahipti. 

   İşin ilginç yanı bu kadar ismi aklımda tutup anneme söylememi istiyordu. Çıldırmıştı sanırım. Hayır çok engin ve dingin hafızam olsa da uyku sersemiyim teyzecim. Dur bakalım annem geldiğinde senin bu zili çaldığını hatırlayabilecek miyim? Önce bu sorunu bir çözelim. 

   Derken parlak zekam, devreye girmişti. Kafamın üstünde bir ampül belirmişti. Benimkisi tasarruf ampülüydü. Ama olsundu. İş görürdü. Hemen telefonumun ses kaydını açıp, telefonu cebime attım. 'Teyzecim rica etsem tekrar söylermisin?' diye rica ettim. Teyze başladı yine, vir,vir vir, vir, vir, vir. 'Tamam teyze dedim. O iş bende, hadi güle güle. Çokta iyi davran kendine.' diyerek evine yolladım. O kadar enerji dolu bir teyze ki, yolda giderken acaba tepesine yıldırım çeker mi diye kaygılanarak, pencereden, evine gidene kadar arkasından baktım. Maaşallah, paratoner gibi kadın. Derken gözüm evine ilişti. Acaba bu kadar kadın evine nasıl sığacaktı? Sığsalar, o evde ne yapacaklardı? Mahalleyi illegal bir örgütlenme mi bekliyordu? Tüm bu sorular cevabını yakında bulacaktı. 

   Bense yatağıma dönüp yine uyumaya çalıştım. Fakat ne mümkündü? Konsantre olamıyordum. Mahallenin tüm teyzeleri kafamda horon tepiyordu. Artık uyku bana haramdı. Gözlerim gaflet uykusundan uyanmıştı. Uyandırılmıştı. Artık bana tek lazım olan kahvaltıydı. Şu saatlerde kendimi toparlamaya çalışıyorum. Az sonra da zili sökücem...

26 Ocak 2014 Pazar

   Sevgili okur, bu bir özür yazısıdır. Sevgili okur derken, bu yazıyı sadece sevgili okur diye bir yargı çıkarmayınız. Yok öyle bir sevgili. İstirham ederim. Bu konuyu netliğe kavuşturmak benim için önemliydi. Sanırım artık konuya girebilirim. Evet giricem.

   Bu gece bir arkadaşa şaka  yaptık. Şakanın sonucunda bir gönül kırıldı. Bu kırıklığı bertaraf etmek maksadıyla bu yazıyı kaleme alma gayreti içerisindeyim. Umarım başarılı bir sonuç elde ederiz.



   Şakanın kurbanı değerli arkadaşımız, kardeşimiz, kaptanımız, kıymetli hocamız Fahri Çayır. Yanda fotoğrafını görüyorsunuz. Tipinden asalet aktığını düşünüyor olabilirsiniz. Haklısınız da nitekim. Ne kadar da yakışıklı değil mi? Yeni nesil onun eseri olmasında kimin eseri olsun? Alnında bilgilerden bir çelenk yok mu sanıyorsunuz?  Bir matematik hocası kolay mı yetişiyor Allah aşkına? Asla, kat'a zinhar... 

   Velev ki yetişiyor, hepsi Fahri hoca kadar karakterli olabilir mi? Velev ki karakteri düzgün, Fahri hoca kadar zeki ve disiplinli aynı zamanda da hitabet kabiliyeti kuvvetli olabilir mi? Sizce bir balığa, karada yüzmesini söylemek mantıklı mı? Evet bu örnek buraya olmadı. Ama olsun, konumuz bu değil.




   Bu geceyi yaşanmamış sayabiliyor muyuz kaptan? Umarım sayabiliriz. Tabi ikinci yarısını. İlk yarısı gayet iyiydi. En azından bizim açımızdan. Neyse. Öncelikle şakayı abartan U.T.- F.K. ve S,T. isimli şahısları esefle kınıyorum. Daha önce de senin ihtar ve uyarılarına rağmen çeşitli şaka girişimleri olmuştu. Yani arada gereksiz sululukları olmuyor değil. Sanırım hiç büyümeyecekler. Onları bu şekilde satmamın akabinde kendime de bir pay açmak istiyorum. Tamam benim de minik bir payım olmuş olabilir. Fakat önemli olan faturanın azmettiriciye kesilmesi gerektiği hususu. Hattı zatında, nedense taşın altından hep o çıkıyor. Eminim yine o çıkacaktır. ( Kapo'lar affedersiniz çok pis sattım sizi, ahaha )

   Her neyse, sonuç itibariyle kötü ve gereksiz bir şaka oldu. Zamanlama açısından da yanlış bir seçim olduğu kanaatindeyim. Fakat senin de bizi seviyesizlikle itham etmen hiç hoş olmadı. Hadi diğer 3'ü neyse de benim ne seviyesizliğimi gördün olum? Mahkemeye verip sürüm sürüm süründürmediğimin bir sebebi varsa o da vicdan azabı çekiyor olmamdır. Mesela bu cümle seviyesiz ithamların hüküm sürdüğü, at koşturduğu, hakimiyet kurduğu bir cümle. Ben sana böyle bir şey der miyim? Evet dediğini duyar gibiyim. Çok teessüf ederim.

   Vicdan azabı çekme hususunda sanırım ciddiyim. Moralim bozuk. Yarım saattir Ferdi Tayfur dinliyorum hatta. Durumu tahayyül edip, ciddiyetini kavrayabiliyor musun? Ama ne şarkıları varmış be? Şu an gelecekteki sevgilimi bile özlüyorum. Beni bu hallere düşürmen hiç hoş değil. 

   Hem olaydan yalnız mağlum dakika kadar öncesini bir hatırla. Pes'te nasıl bir ders vermiştik S.T ve F.K'ya. Arap atı gibi açılacağımızı ve onlara derslerini vereceğimizi söylediğinde, nasıl da hunharca gülmüşlerdi. Ani başlayan sağanak misali, Madrid ataklarında hop oturup, hop kalkmışlardı. Biz ise ender gelişen Barcelona ataklarında çocuklar gibi şendik. 2 Kaptan onları nasılda dize getirdik? Hatırlasana, F.K. maçı kaybederlerse Aydın'da neler yapacağını söylemişti. Tamam bunu yapmayacaktı ama komikti be. Hem son dakika golüyle fişlerini nasılda çektik ama? Penaltı da öyle kullanılır işte. Takdiri hakettiğini belirtmem gerekir.

   Şimdi ayran içtikte tahteravana mı bindik? Bu söz de böyle değildi sanki. Neyse bir önemi yok. Velhasıl pek kıymetli Fahri hocam, kısacası şahsım ve diğer 3 kaptan adına zaatı şahanelerinden özür diliyorum. Bu üçlünün adına, bir daha böyle gereksiz sululuklar yapılmayacağını taahhüt eder, esenlikler dilerim. 

   Ve siz, evet siz geri kalan 3'lü, bu olayın müsebbibi olmaktan gurur duyun. Özellikle çeyrek kod adlı şahısa sesleniyorum. Ayıp değil mi U... Neyse bu vak'adan  kendime de pay çıkarmıştım, suçu paylaşıyorum. 

   Evet kaptan, büyüklük sen de kalmasın mı? Yetişkin olmak bunu gerektirmez mi? Ne yani evlerimizi ateşler mi salsın? Yuvalarımız mı yıkılsın? Birliklerimiz mi bozulsun? Gel he de çözelim şu işi. Ha bu beddualara he deme aman diyim. Bir de seninle uğraşmayalım. Bu özre he de ki. Yeni maceralara atılalım. Fotoğraflı motoğraflı. Tıpkı eski günlerdeki gibi. 

   Ferdi de baydı yalnız. Pek tarzım değilmiş. Neyse çağrıya kulak verelim. Ayıp etmeyelim. Hem biz seni bir başkası yerine niye koyalım olum? Onun yeri ayrı, hem dün gece bana neler yaptılar bir bilsen... Her neyse, dediğim gibi büyüklük sende kalsın. Çünkü olgunluk en çok ta sana yakışıyor kaptan...

23 Ocak 2014 Perşembe

   Bugün 23 ocak 2014. Tarihte bugün kesin yine büyük olaylar yaşanmıştır. Ya da yine ipe sapa gelmez olaylar gazetelerin tarihte bugün başlıklı köşelerinde yerini almıştır. Amacım tarihe şahitlik etmeniz ya da hattı zatında tarihe tanıklık etmeniz değil. 

   Tarihi belirtmekteki amacım bu yazıyı daha sonra okuyunca ''vaay be, zaman ne hızlı akıyor'' diyebilmek. Size de hiç samimi gelmedi öyle değil mi? Haklısınız.

   Neyse konuya gireyim. Yaklaşık 32 saattir kendimi eve kapatmış bekliyorum. Bunu yapmaktaki amacım, atmosfere salınan sera gazlarına tepki göstererek bir dur demekti. (Tabi yağışlı havanın da minik bir etkisi olduğunu söylemeliyim.) Duyarlı bir vatandaş olmak bunu gerektirirdi. Kendimle kıvanç duyuyorum. Huzurluyum.

   İşte bu şekilde tüm dünya için kendimi feda etmiştim ki, aklıma bir soru takıldı. Dünya ve dünya halklarına ben bu fedakarlığı yaparken ben kimin umrundayım ki? Sonra ''yapma ama dostum, bir iyilik yapıyorsan karşılık beklemeden yapmalısın'' dedim. Fakat duygusallığım üstümdeydi. Bir çırpıyla çıkarmaya çalıştım. Olmadı. Yapamadım. Adeta üstüme yapışmıştı.

   Bilgisayarımı açtım, bir twitter'a göz atayım ne var ne yok diye dedim. O da neydi? Yuuuhtu. Püüüh'tü. Cık cık'tı. Belki biraz oha falandı. Neredeyse 10 kişi yokluğumu fırsat bilip takibi bırakmıştı. Yazıklaar olsundu. Facebook'ta da durum aynıydı. Esasen ilk girdiğimde 3 ileti vardı. Ve 'heh' dedim, 'birileri farkıma vardı.' Tıkladığımda gördüğüm manzara dehşet vericiydi. Uuuuuhh'tu. Ağğhhh'tı. Piiiğğh'ti. 3'ü de farklı kişilerden gönderilmiş oyun istekleriydi. Aslında denenebilirdi. Ama olmazdı... Blog'uma bakmaya cesaret dahi edemiyordum artık.

   Haleti ruhiyemde, apansız sorularla hunharca boğuşuyordum. Sonra dedim ki, kardeşim sosyal medyayı ne kadar ciddiye alabilirsin ki. Çık dışarı, işte gerçek hayat orada. Fena fikir değildi. Fakat yokluğum bir şekilde farkedilmeliydi. Ayıptı. İnsanlık ölmüş müydü? Neydi?

   Penceremdeki güvercin, tahta masam, boş şişeler (su şişeleri-cam- cam sağlıktır) can dostum çomar, ne ayaksınız oğlum siz?

   Tatlı komşum Ayşe teyze, emekli Salih öğretmen size de yazıklaar olsun. İnsan bi arayıp sorar öldün mü, kaldın mı diye? Hoş, böyle bir soru sorsanız sizinle ilişkimi keserdim, orası ayrı tabi. Yaşınızı başınızı almış insanlarsınız, sakın böyle sorular sormayın bana. İstirham ederim sormayın. Hatta istihdam bile ederim. Korkulur benden, ben yok muyum beeen? Harbiden yok muyum la ben? Niye arayıp soran yok olum beni?



   Hadi şimdiye kadar saydıklarım neyse de, kardeşim ailemle aynı evde kalıyorken onlar da mı sormaz insanı. Bu da mı gol değil? Peki arkadaşlarım, dostlarım, öğrencilerim, uzak-yakın akrabalarım? İki gündür kapıda bekliyorum. Kendime mektup yazdım sırf postacı gelsin, kapımı çalsın da kapıda iki muhabbet edelim diye. Yok, o da gelmedi. 

   Öyle bir haldeyim ki, dokunsanız ağlarım. Tabi nereden dokunduğunuza da bağlı. Mesela karnıma dokunsanız gıdıklanır gülerim ben. Ahahayy, bak dokunmuşsunuz gibi hissettim gülüyorum şu an.

   Neyse, biraz ciddi olun. Çok yanlızım zaten, yanlızlık başıma vurmuş olmalı ki yalnız yazacağıma yalnışlıkla yanlız yazıyorum. Sanırım bir de yalnışlık değil yanlışlık olacaktı o. Varın halimi siz tahayyül edin. Arı sütü gibi temiz bir Türkçe kullanmak varken ne hale geldim. Bu işte bir yalnızlık var...

   Derken, düşündüm kimse arayıp sormuyor tamam da, hiç operatör de mi mesaj atmaz. Açıp telefonu kontrol ettim. Geçen telefonuma güncelleme atarken, sim kartı çıkartmıştım. Takmayı da unutmuşum ya la. Hattı takıp telefonu bir açtım. 13 Cevapsız arama, 8 tane sms biri operatörden. Buradan arkadaşlarıma sesleniyorum. Kardeşim sapıkmısınız la? Baktınız kapalı niye ısrarla arıyosunuz. Gelin evden alın. ayıp sizin yaptığınız bee...

   Hem canıma doydum artık, tek başıma küresel güçlere karşı meydan okumaktan. Burama geldi. (Takribi olarak boğaz dolaylarım oluyor) Dünyayı ben mi kurtarıcam kardeşim, dışarı çıkıyorum ben. Artık topluma mal (A'nın üstüne şapka işareti koyamadım, yoksa ürün mahiyetinde değil yani) olmaktan bıktım. İrade sahibi insanlarsınız, siz de biraz iradenize sahip çıkın. Olmaz ki ama bu kadar. #direntancello

   Daha az önce eski bir dostum aradı. ''Sen yaşıyo musun ya'' diyor. Oğlum bak öldüm de söylemiyorsanız çok kötü kalbinizi kırarım, ona göre...

13 Ocak 2014 Pazartesi

On 22:22 by tansel uğur   2 comments

   Değerli arkadaşlarım, an itibariyle bir blog yarışmasına katılma kararı almış bulunmaktayım. Bu nedenledir ki, Blog Deposu'nun düzenlemekte olduğu bu yarışma için, diğer blog yazarı arkadaşlarımın da haberdar olarak bu yarışmaya katılmalarının isabet olabileceğini düşünmekteyim. Ben boyumun ölçüsünü almak niyetindeyim. Buyurun beraber alalım. İlanı incelemek için buraya tıklayabilirsiniz.

   Ve pek kıymetli okur kardeşlerimiz, küçük bir tık ile bizlere destek olabilirsiniz. Olmazsanız da canınız sağolsun azizim. Sizden kıymetli değil neticede. Alt tarafı bir yarışma. Ha, unutmadan hatırlatayım. Daha önce başarmıştık. 

8 Ocak 2014 Çarşamba

   Çok mu mutsuzsunuz? Sevgilinizden mi ayrıldınız? Artık dünya sizin için çekilmez bir yer mi oldu? Depresyonda mısınız? Pesimist biri mi olup çıktınız? Bana ne kardeşim bundan, gidin acınızı kendi içinizde yaşayın. Sanki yeterince derdimiz yokmuş gibi...

   Evet hasta oldum. Derdim bu. Grip oldum ben grip. Aslında, belki de nezle olmuş ta olabilirim. Oldum olası karıştırıyorum zaten bu ikisini. Her neyse işte hastalık hastalıktır. Ama boşverin üzülmeyin, yakında geçer nasılsa. Fakat zaten üzülmemiştiniz değil mi? İşte siz busunuz. Şuncağızcık bir samimiyeti bana çok gördünüz. Öyle olsun bakalım.

   En zor olanı ne biliyor musunuz? Öksürmek. Hatta öksürememek. Hani böyle tam öksüreceğiniz gelir, tam o an öksürünce ciğerlerinizin yanacağı aklınıza gelir de, siz de bir an kendinizi tutarsınız ya. Heh işte ben onu hiç dikkate almıyorum. Neden mi? Ne bileyim ben, ne saçma sorular soruyorsunuz ya? Hastayım diyorum uğraştırmayın işte beni. Hey Allah'ım ya...

   Hastalık Esnasındaki Gözlemlerim
   Salı
   Salı günü okuldaki işimi bitirip, ilçeme döndüm. Saat 14:00 sularıydı. Eve dönmeden önce arkadaşımın dükkanına uğradım. Biraz oturup muhabbet ettik. Sonra, acıktığımızı farkedince tost yeme kararı aldık. Kısa süre sonra tostlar geldi. Afiyetle tostlarımızı gömdük. Tadı her zamankinden biraz tuhaf gelmişti. Ama fena da değildi hani hacı. Aa çok pardon söylemesi ayıp mıydı? Neyse artık söylemiş bulundum, idare ediniz.

   Aradan iki saat gibi bir zaman geçmişti. Evdeydim. Biraz dinleneyim diyerek şöyle 2-80 uzandım. Baktım bu biraz fazla uzun, 2-10 seviyelerine geçiş yaptım. Aradan çok geçmemişti ki ateşimin git gide yükseldiğini farkettim. Bununla doğru orantılı olarak başımın ağrısı da artıyordu. Ve artık peçeteyle bir bütün haline gelmiştim. Dahası, aramızda duygusal bir bağ gelişmişti artık.




   Akşam 18:00 sularında annem sofrayı kurup bizi çağırdı. Ve ben tok olduğumu söyledim.  Fakat hasta olduğumu söyleyemiyordum. Çünkü apansızca fırçalar yeyip durmak istemiyordum. Saat 19:00 dolaylarında oflama ve poflama iniltilerimle odama çekildim. Bari bir film izleyeyim de vakit geçsin düşüncesiyle bilgisayarı açıp bir film izledim. Film biraz ağrılarımı unutturmuştu fakat en nihayetinde bitmişti. Nitekim hayasızca inlemeye devam ediyordum.

   Sonra düşündüm, ben inledikçe bir taraflarım daha mı az ağrıyor? Hayır. Peki öyleyse buna ne gerek var diyerek kendimi sükuta davet ettim. Dedim ki şu neticesi kırık hastalık mı beni yatağa düşürecek? Yapma ama dostum, kendine gel gibi ifadelerle psikolojikmen kendimi az da olsa tedavi etmiştim.  Saat 00:30 sularında işlerimi bitirip uyuma kararı aldım. Benim için erken bir vakitti. Ama olsundu.

  Çarşamba
   Ertesi sabah uyandığımda annem alnımda çay demliyordu. Tüpü boş yere zayi etmeyelim dedi. Peki dedim. Beraber güzelce kahvaltımızı yaptık. Her yerim tel tel dökülüyordu. Bari yine vakit geçsin diye televizyonu açtım. Karşısına uzandım. Gördüğüm manzara kanımı dondurmuştu. Bir kutunun içinde ne kadar çok kadın programı olabilirdi ki sonuçta? Bu kadar ensest olayın bir saat içerisinde haleti ruhiyeme sirayet etmesi karşısında şoktaydım. Hemen televizyonun fişini çekerek kendimi sokağa attım.

   Arkadaşlarımın yanına gittim. 'Bir yerlerde oturup bir şeyler içelim mi?' sorusuna hep bir ağızdan olur yanıtını vermiştik. Mekana gittik, eleman siparişleri sorunca ne kadar yanlış bir karar verdiğimin farkına vardım. Herkes çay, kahve gibi içecekler içerken ben kendimi nane-limon içerken buluyordum. Arkadaşlarım beni sağlıklı olmalarıyla eziyordu. Yazıklar olsundu.

   Yarım saatlik bir birlikteliğin ardından ortamı terketme kararı aldım. Onlara son sözüm şu oldu: 'Siz hiçbir şey yokmuş gibi hapşurmasını ve sonra çok yaşa demesini çok iyi bilirsiniz'...

   Tekrar eve dönmüştüm. Biraz uyuyup uyandım. Akşam yemeği hazırdı. Biraz daha iyi hissediyorum galiba diye kendimi kandırırken içtiğim şehriye çorbasından tarhana tadı alınca acımasız gerçekle yüzleştim. Hala hastaydım ve ağzımın tadı yoktu. O moral bozukluğuyla yine odama çekildim. Gururuma yediremiyordum. Bunu hakedecek ne yapmıştım? Yoksa birilerinden beddua mı almıştım? Kime ne yapmıştım ki? Bu soruların saatlerce cevabını aradım. Sonra 'Allah'ım neden beeeen' diye haykırdım. Şaka lan şaka, yine azıcık nette takıldım, azıcık bir şeyler okudum. Ama fenaydım hani.

   Yatmadan önce annem adaçayı, ıhlamur, ve baldan oluşturduğu bir karışımı içirerek, bunun bana iyi geleceğini söyledi.

   Perşembe
   Sabah sanki çok işim varmış gibi erken saatlerde uyandım. Annemin verdiği karışım işe yaramamıştı. Duygularımla oynanmıştı. Gittim ve anneme ben senin oğlunum bunu bana nasıl yaparsın. Duygularımla oynamaya ne hakkın var ha? Diye sorunca bana sen iyi değilsin hadi doktora gidelim dedi. Doktor mu? Ne doktoru? Doktor nerden çıktı ki şimdi? Diyaloğunu yaşarken gözümün önünden kocaman hap ve iğneler geçiyordu. Yok yok biraz daha uyuyim geçer diyerek yatağıma döndüm.

   Tekrar uyumuştum. Daha da ötesi bir rüya görüyordum. Bir doktor beni muayene ediyordu. Streteskopu ciğerime dayayıp öksürmemi söylüyordu. Ben de 'Cık' cevabını veriyordum. Öksürsene be adam diye sinirlendi. Ben de anlasana hocam öksürünce ciğerlerim dökülüyor. Yanıyorum diyordum. Sonra iyice hiddetlenen doktor 'Çabuk terket o zaman muayenemi' diyordu. Ben de doğruldum ve 'Doktorlar daa nee bilur, ciğerun aacisuni' diyerek orayı terkettim. Derken uyandım. Benden söylemesi, tıp, dedikleri kadar ilerlememiş. Dikkatli olmakta yarar var.

   Saat öğleden sonra dört civarları hiçbir iyileşme yok. Ben de 'Çivi çiviyi söker' diyerek. Soğuk suda duş almaya karar verdim. Suyu açtım önce ellerimi bir yıkadım, fena değildi. Sonra ansızın suyu vücuduma doğrultunca 5 saniyelik bir şoktan sonra ancak suyu bırakabildim. Anlaşılan pek akıl karı değildi. Suyu biraz daha ılık ve makul derecelere getirince duşumu aldım ve çıktım. Yine bir değişiklik yoktu. Atalarımız da beni kandırmıştı. Çivi çiviyi sökmemişti. Neyseydi. İştahım olmadığı için akşam yemeği de yememiştim.

   An itibariyle biraz daha iyiyim. Hastalık sayesinde de iki günde iki kilo vermişim. Benden söylemesi zayıf olanlar, grip olmayın sakın.

   Bunun yanında bir de baktım ki herkes grip olmuş. Nefret ediyorum bu taklitçilikten. Biraz kendiniz olun. Ne çıkar yani. Moda gibi hastalık mı olur ulen? Hadi dizilerinizdeki kahramanlarınızın giyimini hayatını taklit ediyorsunuz da bu kadarını beklemezdim. Neyse kulağınıza küpe olsun bu. Çekin cezanızı. Ha illa olacaksanız da grip olun. Yok efendim bu sene domuz gribi çok trend. Yok efendim kuş gribi olmayanı dövüyorlar falan. Hiç gerek yok bunlara. Ciddiyim. Hayır sonra ölüyorsunuz mezarınıza kireç döküyorlar. Hiç hoş değil.

 Bir de şükretmesi lazım insanın her haline. İştahsız olduğumuz için yemek yemiyoruz. Lükse bakar mısınız? Hastalık dediğin nedir ki bilhakis açlığın yanında... Birileri bir yerlerde, bir lokma ekmeğe muhtaçken...