Business

2 Aralık 2013 Pazartesi

   Gün geçmiyor ki bir dengesizlik, bir çetrefillilik,  bir şabalaklık yaşanmasın. Gün geçiyor ki, yaşanıyor. Zamanı durdurmak ta ne mümkün efenim. Zamanı yeterince zan altında bıraktıktan sonra, konuya girmek istiyorum. Tabi konunun da izniyle..

   Efendiiim günlerden bir gün, yani aslında o gün geçen gün oluyor, Kamil isminde bir vatandaş yanıma geldi. Kamil kısa boylu, kendi halinde, halim selim bir kardeşimiz. Tipini de nasıl tarif edeyim? Hani şu eski Yeşilçam filmi ve karakteri Hüdaverdi var ya, heh işte, onu, bi on yaş büyük düşünün. Düşünemediniz değil mi? Yani hayal gücünüzün benimki kadar engin olmaması, sizi üzmesin dostlarım. Allah vergisi işte... Neyse Kamili biraz canı sıkkın gördüm. -Ne oldu Kamil neyin var diye sordum haliyle. Abi içim çok sıkılıyo, dağalıyoğum dedi. Sıkıntıların isminden kaynaklanıyor olabilir dedim. Ve ekledim. -Kamil diye isim mi olur lan? Ahahah. Özür dilerim sinirim bozuldu. Abi istiğham edeğim, ismimle dalga geçme dedi. İstiğham ne demek olum, beni tehdit mi ediyosun diye çıkıştım kendisine. Keşke o son tokatı vurmasaydım. Ağlamaklı gözlerle bana baktı kaldı. Kendini biraz toparlayınca anlamını anlattı bana. Kamil demek kemale eğen demek dedi. 'Oğlum bak manyaklaşma geliyo bi tokat daha. Kemale neden Eren diyelim lan' diye tekrar çıkışınca morali iyice bozulup, gitti diğer masaya oturdu. Sonra gidip uyardım kendisini -'Masadan in ve sandalyeye otur. Biraz kalıbının adamı ol' deyince hak verip sandalyeye oturdu. Ben de biraz sakinleştim bu durum karşısında.

      SIKINTI BÜYÜK!
   Her neyse. İkimiz de daha sakindik artık. Fakat Kamil'de bir suçluluk psikolojisidir aldı yürüyor. Süt dökmüş kedi gibi... -Tamam. Bak artık sakinim. Neymiş sıkıntın anlat bakalım dedim. 'Ben' dedi, ve bir şeyler boğazına dizildi. Yavaş ye şu püskeviti hayvan, boğulacaksın dedim ve su içirdim. Tekrar başladı. Abi ben Tüğkü söyleyemiyoğum dedi. Önce bir sert bakış attım, sonrasında daha sert bir bakış, derken suratım büzüş büzüş oldu. Derin bir nefes aldıktan sonra kendimi tutup -Eee dedim. Abi dedi bu yüzden canım sıkkın. Oğlum dedim sakince, zaten sesin fok gibi, fok balığı bile halt etmiş, gel vazgeç şu türkü sevdasından diye ikna etmeye çalıştım. Birden ağlamaya başladı. Böğrüm burkuldu. Bi şey diyemedim.  Sustum. Zamane gençliğiydi işte...

   Aradan bir kaç dakika geçti, abi dedi. -He Kamil. Yanlış anladın dedi. 'ğ' hağfini söyleyemiyoğum dedi. Eee dedim bunun türküyle ne alakası var? Hem sen 'ğ' harfini söyleyebiliyorsun gerçekten inan bana dostum dedim. Gerizekalının 'ğ' değil de 'r' harfini söyleyemiyor olmasını anlatması epey zaman aldı. Allah'tan o kalemi bi yerlerden buldu. Yoksa hala derdini anlatamıyor olacaktı. Ahahah şapşirik ya. Neyse konuya dönelim. Dedi ki 'tüğkü söylemeyi kastetmemiştim.  Tüğk kelimesini söyleyemiyoğum. Tamam olsun sıkma canını diye teselli etmeye çalıştım. Abi işte bundan canım sıkılıyoğ dedi. Nasıl dedim. Anlattı. Bir söz vağ Ne mutlu Tüğk'üm diyene diye biliyosunduğ. İşte ben Tüğk'üm diyemiyoğum abi. Bu yüzden mutlu değilmişim meğeğ yeni anladım dedi. Bir an düşündüm. Çocuğa içim acıdı. Gerçekten haklıydı. Türk'üm diyemiyordu. Ve mutlu değildi. Ecdadımızın bir sözü daha tecelli etmişti. Bizse sırf Türk olduğumuz için hunharca gülüyor ve eğleniyorduk. İşte hayat onun için böyle acımasız ve gaddardı. İşte o an onu kaale almamam gerektiğini anlamıştım. Türk'üm diyemiyordu. Ve artık Türk olmasının bir anlamı kalmamıştı. Artık tarafımdan ikinci sınıf vatandaş muamelesi görmeliydi. Ve onu ezmek için garsondan hesabı istedim ve onun içtiği çayın parasını da ödeyerek yanımdan kovdum. Umarım beni bir daha rahatsız etmez o ezik. Halbuki ben daha bir kaç hafta önce sırf Türk olduğum için İngiliz kraliyet ailesi tarafından Buckingham sarayına şeref konuğu olarak davet edilmiştim. Onlar da haklılardı. Bir Türk'ü misafir etmek her kula nasip olmazdı. Ama ben reddettim çünkü benim bu numaralara ihtiyacım yoktu. Fakat dünyaya kafa tutuyor olmakta yormuyor değil insanı, artık bunu anladım. Asil olmak zor iş azizim. Asillik başkaymış başka...


   Artık ne olduğumun farkındayım, fakat dünyaya isyanım da yok değil. Niçin dünyayı diğer alt tabaka ırk ve insanlarla paylaşmak zorundayım ki?. Benim bir ayrıcalığım olmalı. Mesala çalışmayıp yatmalıyım. Diğer insanlar benim kölem olmalı. Eskilerin bi bildiği olmasa o söz şöyle söylenmiş olabilirdi. Ne mutlu Papua Yeni Gineli'yim diyene. O zaman başka olurdu. Ama bu söze vakıf olduğuma göre dünyayı bu sisteme göre şekillendirsem iyi olacak. Fakat bu sözü başka uzuvlarından anlayanlar yok mu, işte en önce onlardan başlayacam. Öğrensinler kimle uğraştıklarını. Neyse ben gideyim de bir kaç Japon falan kırbaçlayayım. Sonra Pisa kulesini yamuk inşa ettikleri için İtalyanları falakaya falan yatırırım belki. Disiplini elden bırakmamak lazım neticede.



   Bu gittiğimiz yol yol değil..

Ne Araplık, ne Türklük kalacak aç gözünü!
Dinle peygamber-i zişanın ilahi sözünü!
Ayrılık hissi nasıl girdi sizin beyninize?
Fikr-i kavmiyeti şeytan mı soktu zihninize?
(Mehmet Akif Ersoy)

2 yorum:

  1. ''Ayrılık hissi nasıl girdi sizin beyninize?''
    Mehmet Akif ne de güzel demiş, Allah rahmet etsin, ona da bize de.
    Yüreğinize sağlık, farklı bir başarınız var, güldürüp sonra kalp sızlatabiliyorsunuz.
    ''ÜSTÜNLÜK TAKVADADIR'' :)

    YanıtlaSil
  2. Amin. Aynen 'Üstünlük Takvadadır'. Teşekkür ederim :) Sizin kadar olmasa da kendi çapımızda yazıyoruz işte bir şeyler bizde :)

    YanıtlaSil