Business

27 Aralık 2013 Cuma

   'Bir ülkede gündem nasıl olur da bu kadar hızlı değişebilir' sorusuna cevaben verilebilecek en somut örnek Türkiye'dir. Türkiye'den kastım yaşadığımız ülke yani. Hayır başına T.C falan koymadım belki anlayamazsınız diye diyorum.

   Geçen gün fotoğraflarındaki bayraktan anladığım kadarıyla Burkina Faso'lu bir amca Facebook'tan mesaj attı. Bir de baktım ki kargacık burgacık bir şeyler yazıyor. Hemen Google Translate'i açıp Türkçe'ye çeviri yaptım. Şu yazıyordu: 'Akşam Ezanın'dan önce evde ol, gelirken de iki ekmek al. Unutursan da sakın eve gelme!' Allah Allah dedim. Düşündüm, düşündüm ve düşündüm...

   'Acaba gitsem mi kalsam mı' ikilemini yoğun bir şekilde yaşıyordum. Adam beni evine çağırıyordu. Hem de ısrarla. Bu kadar istediğine göre bir bildiği olmalıydı. Hemen aklıma annemin bana küçükken verdiği nasihati getirdim. 'Tanımadığın insanlar seni çağırırsa sakın gitme emi oğlum.' Kulaklarımda bu söz yankılanıyordu. Maazallah şeker verip güldürebilirdi o amca beni.

   Sonrasında gitmeme kararı aldım. Zaten yol parasını da denkleştiremeyecektim sanırım. Facebook'u açıp cevap yazdım. 'Afedersin amca birine benzettin galiba' dedim. Hemen cevap geldi. 'Kusura bakma' dedi. 'Seni oğlum sandım.' 'Çok mu benziyo bana' diye sordum. 'Bilakis hiç benzemiyor evlat' dedi. 'Nerelisin' diye sordu akabinde. Türk'üm dedim. Doğruyum çalışkanım diye sıralayamadım. Zira herkesi benim gibi sanabilirdi. Hemen cevap yazdı: 'Madem Türk'sün adının başına T.C koysana be adam' dedi. Çok şaşkındım...

   Evet adam resmen Türkçe konuşuyordu. Dayı dedim 'sen nereden öğrendin Türkçe'yi?'. 'Yeğen' dedi. 'Sizin cümle cemaat adının başına T.C koymuş. Ben de merak ettim bu neyin nesi diye. Hemen biraz araştırma yaptım sonra açılımını buldum. Sonrasında anlamını merak edip gittim ve Türkçe sözlük aldım. Derken bir de baktım Türkçe'yi söküvermişim.' dedi. Önümüzdeki yıl Türkçe Olimpiyatlarına katılacakmış.

   'Hatta' dedi ve devam etti 'Arapçayı da öğrenicem'. 'Yuhhh' dedim. 'O niye ki?' 'Olimpiyattan aklıma geldi' dedi. Olimpiyatları düzenleten Gülen Hoca var geçen onu gördüm ilk defa ağlamıyordu ve çok sinirliydi' dedi. 'Arapça bir şeyler söylüyordu.' 'Hee' dedim 'o başka. Orada o beddua ediyor dedim.' 'Sizin Türkçe de beddua yok mu' dedi. Bir şey diyemedim. Sustum. Böğrüme öküz oturdu. 'Hem' dedi 'senin yüzünden bu akşam aç kaldık.' 'Neden' dedim. 'Benim oğlana söylüyorum sanıp sana mesaj atmışım, yaşadığımız yerde ekmek satılmıyor ve oğlum neredeyse dönmek üzeredir.' 'Senin hatan' dedim. Köpürdü. Adının başına T.C yazsaydın senin Türk olduğunu anlardım aç kalmazdık dedi...



   İşte o an bir şey 'donk' etti. Evet adının başına T.C yazan onca insan haklıydı. Kendimden utanıyordum. İntihar etmeyi düşünüyordum adeta. Kendimi öldürüp intahar süsü vermeyi feci halde kafama yatırmıştım. Fakat sonra vicdanım sızladı hemen 155'i arayıp kendimi ihbar ettim.

                                                                    (Bakanın Evi)
          (Verdiği mesaja da bir bakın. Yani diyor ki: Benim ağa babalarım emretti, kökünüzü kazıyacağız)

    Aradan henüz 7 dakika geçmişti ve kapı çaldı. Gidip açtım. Görüntüdeki polislerden farkı olmayan birkaç tanesi geldi. 'Destur var mı?' demeden girdiler içeri. Bir tanesi yine oturdu koltuğa. Bacak bacak üstüne attı. Hatta yetmedi bacaklarını arkadaşının bacaklarının üstüne attı. Neler oluyor demeye kalmadan yemek muhabbetine başladılar. Belli ki açtılar. Çok geçmeden mutfaktan getirdiğim çorbaları da höpür höpür yuttular zaten.

   Bir müddet sonraysa kendimizi okey oynarken bulduk. Hatta yan masadaki polisler balkon oldukları için pişti oynuyorlardı. Tabi sıkıldılar çok geçmeden. Batak oynamak istediler, fakat eleman yetersizliği nedeniyle takviye ekip çağırdılar. 10 dakika sonra kapı tekrar çaldı. Açtım. İki polis daha vardı. Aldım içeri ben de. Birinin elinde para sayma makinesi vardı. 'O da ne?' dedim ve irkildim. 'Kusura galma gardaş el alışkanlığı işte' dedi. 'Her gittiğimiz yere götürüyok nolur nolmaz diye' dedi. Peki dedim. O gece çaylarını kahvelerini içirip yolladım. 

   Evden çıkarlarken birinin gözü ayakkabılıktaki ayakkabı kutusuna ilişti. Adeta gözü dönmüştü. Diğer polislerle elbirliği yaparak gözünü yerine getirdik. Sonra hemen hışımla kutuyu açtı. Kutu boştu. Akabinde üst kapağına baktı. 'Tekrar Deneyiniz' yazısını görünce ağlamaya başladı. 'Üzülme dedim elbet bir gün ben de bağış toplarım, ama İmam Hatip Lisesi ya da Avrupa'da sadık bir Üniversite yaptırdığımı anlayınca savcılığa sunduğum dekontları görmezden gelmek yok. Tamam mı' dedim. Kafasını okşadım.Yanağından makas aldım. Makası alıp görev için taşıyoruz deyip cebine attı. 'Bu' dedi 'bizim suçumuz değil kartellerin ve medyalarının suçu.' Sarıldık 'sus' dedim. Beddua etme belki döner seni bulur.

   Herkes aracına bindi. O polisi bırakmadım. Elimi omzuna koydum. Bürokrasideki paralel cuntayı bulup inlerine kadar gireceğimi söyledim. Bir şey diyemedi. Sustu. Koşarak yanımdan ayrıldı. Umarım o da intahar etmeyi falan düşünmüyordur. Ya da ne farkeder ki eğitim zayiatı da olsa öyle söylenmeyecek mi?

   Daha haziran ayında polisle kanlı bıçaklı olanlar, şimdi polisi kucaklamaktan fıtık oldular. Dengelerin böylesine değişebildiği bir ülkede hem kimliğinizi belli edip hem safınızı koruyorsanız takdiri hakediyorsunuz demektir.

   Söz konusu yargısız infaz oluncaysa memleketimde o kadar çok cellat oluyor ki anlatamam. Aslında anlatabilirim de dilim varmıyor. Dilim varsa da toplum içerisindeki kutuplaşmayı düşününce o kelimeler o ağızdan çıkmıyor. 

   Tilki vaaz vermeye başladıysa gözünüz tavuklarda olsun. Hoş bu seferki hikayede tilki ile tavuk aynı safta. Milyonda bir görülecek bir olay. Takke de düştü, tekke de. Kel mi? Apaçık görünen bir manzara. 13 ay önce çarşaf çarşaf gazetelerde resimleri basılan adamlar ancak tutuklanabildi. Ne yazık ki dersane meselesi yeni gündeme geldiği için bu olayla karşı karşıyayız. Dersane meselesi daha önceleri patlak vermiş olsaydı şimdi daha huzurlu bir ülke olabilirdik. Yakında bu şekilde işsizliğe de son verilmesi bekleniyor :'Başbakan'ı Twitter üzerinden Avrupa'ya şikayet edebilecek, ingilizceye hakim, bıyıklı elemanlar alınacaktır.' İllegal örgütlenmelerle illegal istihdam, başka ne denebilir ki? 

Fırsatını bulabilirseniz işte böyle bu ülkede en çok yol yapan adamları yolsuzlukla suçlayabilirsiniz. Evet ziyadesiyle ironik bir ülkeyiz. Kimi ateşte pişiyor, kimi çamur kalıyor...

Sözü bilen kişinin, yüzünü ak ede bir söz
Sözü pişirip diyenin işini sağ ede bir söz
Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı
Söz ola ağulu aşı, yağ ile bal ede bir söz
(Yunus Emre)
   

18 Aralık 2013 Çarşamba

   Gün geçmiyorki bir yazım yanlışı daha yapılmasın. Önceki cümlede yanlış bir yazım kullandım. Evet ''Ki'' yi birleşik yazdım ve yanlış kullandım. Peki bunu niye yaptım? Böyle bir şeye gerek var mıydı? Hemen açıklıyorum. Ki' yi yanlış kullanarak dersanelerin kapatılmasına ilgi çekmek istedim. Neticede bir ilgi eki. Bari bir işe yaramalıydı.

   Üzülmeyin. Su akar yolunu bulur. Ama zaten üzülmemiştiniz değil mi? İşte siz busunuz. Çok yazık. Bu durumu nasıl hazmedebiliyorsunuz anlayamıyorum. Son milenyumdan öncelerden beri bahsedilen bir meseleyi daha yeni duydunuz değil mi? Eğitime darbe niteliği taşıyan bir olaya bu kadar duyarsızsınız demek ki. Öyle olsun bakalım. 



   Sahi eğitime nasıl bir darbe vurulmuş oldu önce bunu bir açıklayalım. 

1-) Ailenin cebinde fazladan 3000 tl dolaylarında bir para kalmasın.

   Evet minimal bir örneklem düşünelim. Asgari ücretle ev geçindiren bir baba olsun. Yanlış anlamayın aslında hiç olmasın. Ama örnek olduğu için bu bir istisna olarak kalsın. İstirham ediyorum sözümü kesmeyin. Asgari ücrete de bol keseden 900 tl diyelim. 1 yılda bu haneye girecek olan para 10.800 tl'dir. Düşünün bu paranın en az 3000 tl'si çocuğun dersane ücreti olarak harcanıyor. Geriye 7.800 tl gibi devasa bir meblağ kalıyor. Şimdi size bu parayı harcamak mı yoksa fazladan 3000 tl'yi harcamak mı kolay diye soruyorum. Tabi ki de 7.800 tl'yi harcamak çok daha kolay. Öyleyse ne gerek var fazladan ihtiyaç üretip 10.800 tl ile harcama yapmaya? Görüyorsunuz ki bu çok kötü bir şey. Ailelerin kafası karışmasın. Yani hane geliri 7.800 tl olsun diye dersaneye evet...

2-) Çocuklarımız yarış atı olarak kalsın

   Dersaneler kapatılırsa ne olur bir düşünün. Ya da düşünmeyin ben söyleyeyim. Evet bir öğrenciyi ele alalım. Ama o kadar büyük bir eliniz yok değil mi? Haklısınız. Söz konusu olan öğrenci gece gündüz durmadan ders çalışıyor. Sürekli bir şeyleri ya da birilerini geçmeye çalışıyor. Bundan daha güzel bir şey olabilir mi? Hırs küpüne dönen öğrencilerimizin tatminkarlılığını minimize etmek ve amaçlarını taze tutmak için dersaneye evet...

3-) Sınav sistemi değişmesin

   Sınav sistemimizin mükemmel olduğunu hepimiz biliyoruz. Fakat düşünsenize artık kaderiniz 3 saatlik bir sınav ile belli olmayacak. Çok monoton değil mi? Heyecan bunun neresinde ha sorarım size? Sınavın test çözme usülüne göre yapılmadığını bir hayal edin. Ahahah hayal gücünüze hayran kaldım doğrusu. Peki salladığınız bir sorunun tutmasının artık mazide kalacağını ve artık böylelikle hakettiğiniz yeri tesadüfen kazanamayacağınızı söylesem hıçkıra hıçkıra ağlamaz mıydınız? Bahtınıza küsmez miydiniz? Öyleyse olasılığın var olarak kalması ve daha heyecanlı bir Türkiye için dersaneye evet...

4-) Dersane hocaları milli eğitime geçirilmesin

   Yıllardır test usulüne göre alışagelmiş caanım hocalarıma bu haksızlık olmaz mı? Düşünün herhangi bir lisede hocaya bir soru soruyorsunuz ve sizden şıkları söylemenizi bekliyor. Hattı zatında eleme yoluyla doğru cevabı bulmaya çalışacaktır. Koskoca hocaların bu değil bu hiç değil bunlar sıradan, beni anlamıyorsunuz diyerek atarlı birer eğitmen haline gelmemesi için dersaneye evet...

5-) Dersaneler Özel Okul Olmasın

   Yıllardır altı kaval üstü şişhane olarak dizaynı yapılan dersanelerin kocaman bahçeli birer saraya dönüşmesi kadar büyük bir haksızlık olabilir mi? Ne kadar arsa teşviği, yetersiz öğrenci halinde zarar karşılama garantisi ya da vergi muafiyeti getirirseniz getirin bu bir maymunun ağaca tırmanmasını beklemek gibi bir şey olmaz mı? Hiç mi vicdanınız yok? Vicdanımızın sızlamaması için dersaneye evet...

6-) Terör hortlamasın

   Dersaneler terörün bitirilmesi husunda önemli bir paydaş konumundalar. Geçen bir tane gerilla'yı dersanede gördüm. Kalemiyle öğretmene suikast düzenlemeye kalktı. Biz de ona gülünce kalem kılıçtan keskindir dedi. Bir şey diyemedik sarıldık, ağladık, artık dünya bize megri megri diye şarkılar söyletebilirdi. Duygusaldık. Dersane kapanırsa ne yapar bir düşünün. Gerillalar kaleme sarılsın diye dersaneye evet...

7-) Global Krize dur denilsin

   Yunanistan'ın hali içler acısı. Ukrayna sokaklarda, İspanya'da işsizlik gırla... Dersaneler kapatılırsa ne olur bir düşünün. Onlar da insan, onlara da yazık, yaşamak onların da hakkı değil mi? Öyleyse küresel ekonomik krize son vermek için dersaneye evet...

8-) Fahiş akaryakıt fiyatlarına ayar çekilsin

   Gece yarılarında 10 kuruşluk zam yapıp 2 gün sonra 7 kuruşluk indirime sevinir hale mi geldiniz? Toplu taşıma araçları sizi daha mı çok cezbediyor? Otomobilinizi satıp benzin mi almaya karar verdiniz? Öyleyse ucuza akaryakıt sahibi olabilmek için dersaneye evet... 

   Aman azizim dersanelerin faydaları saymakla bitmez. Biraz daha sosyalleşebilmek için dersane kapılarında pinekleyen çocuklarınıza bunu çok görmeyin...

   Diyelim ki eğitim hikaye, çocuğunuzu gönderdiğiniz kurumun yegane amacı çocuğunuza Hak'tan hakikatten bahsedip doğruyu öğretmek olsun. Pek tabi bunu ücretsiz ya da çok cüzi ücretler karşılığında yapacaklardır değil mi? Hıhııı haklısınız. Kesinlikle bunu size çok görmeyeceklerdir. Bence bir teklifte bulunun siz. 

   Dersaneler ne yapar sorusuna gelince öncelikli amaç bir üst seviyedeki kurum ya da okullara öğrenci yerleştirmek değil mi? Peki dersaneler var diye daha fazla alım yapılıyor mu? Öyleyse bu koşuşturmaca niye usta? 

   Bunun yanında eğitim sistemi ve üniversite sınavının değişmesi gerekmiyor mu? Evet elbette. Ama zaten vaadedilen bu değil mi?

   Gönül isterdiki her şey uyum içerisinde dönüşüme uğrasın. Fakat bir şeyler uğruna karşı saftan birileriyle anlaşarak safsatalar üretmek ne kadar vicdana sığar? Neyse ahde vefa gereği daha fazla devam edemiyorum vicdanım sızlıyor.

Dersane dediğin de neticede bir kul yapısı
Olmasaydı keşke amacınız bari rant kapısı...

2 Aralık 2013 Pazartesi

   Gün geçmiyor ki bir dengesizlik, bir çetrefillilik,  bir şabalaklık yaşanmasın. Gün geçiyor ki, yaşanıyor. Zamanı durdurmak ta ne mümkün efenim. Zamanı yeterince zan altında bıraktıktan sonra, konuya girmek istiyorum. Tabi konunun da izniyle..

   Efendiiim günlerden bir gün, yani aslında o gün geçen gün oluyor, Kamil isminde bir vatandaş yanıma geldi. Kamil kısa boylu, kendi halinde, halim selim bir kardeşimiz. Tipini de nasıl tarif edeyim? Hani şu eski Yeşilçam filmi ve karakteri Hüdaverdi var ya, heh işte, onu, bi on yaş büyük düşünün. Düşünemediniz değil mi? Yani hayal gücünüzün benimki kadar engin olmaması, sizi üzmesin dostlarım. Allah vergisi işte... Neyse Kamili biraz canı sıkkın gördüm. -Ne oldu Kamil neyin var diye sordum haliyle. Abi içim çok sıkılıyo, dağalıyoğum dedi. Sıkıntıların isminden kaynaklanıyor olabilir dedim. Ve ekledim. -Kamil diye isim mi olur lan? Ahahah. Özür dilerim sinirim bozuldu. Abi istiğham edeğim, ismimle dalga geçme dedi. İstiğham ne demek olum, beni tehdit mi ediyosun diye çıkıştım kendisine. Keşke o son tokatı vurmasaydım. Ağlamaklı gözlerle bana baktı kaldı. Kendini biraz toparlayınca anlamını anlattı bana. Kamil demek kemale eğen demek dedi. 'Oğlum bak manyaklaşma geliyo bi tokat daha. Kemale neden Eren diyelim lan' diye tekrar çıkışınca morali iyice bozulup, gitti diğer masaya oturdu. Sonra gidip uyardım kendisini -'Masadan in ve sandalyeye otur. Biraz kalıbının adamı ol' deyince hak verip sandalyeye oturdu. Ben de biraz sakinleştim bu durum karşısında.

      SIKINTI BÜYÜK!
   Her neyse. İkimiz de daha sakindik artık. Fakat Kamil'de bir suçluluk psikolojisidir aldı yürüyor. Süt dökmüş kedi gibi... -Tamam. Bak artık sakinim. Neymiş sıkıntın anlat bakalım dedim. 'Ben' dedi, ve bir şeyler boğazına dizildi. Yavaş ye şu püskeviti hayvan, boğulacaksın dedim ve su içirdim. Tekrar başladı. Abi ben Tüğkü söyleyemiyoğum dedi. Önce bir sert bakış attım, sonrasında daha sert bir bakış, derken suratım büzüş büzüş oldu. Derin bir nefes aldıktan sonra kendimi tutup -Eee dedim. Abi dedi bu yüzden canım sıkkın. Oğlum dedim sakince, zaten sesin fok gibi, fok balığı bile halt etmiş, gel vazgeç şu türkü sevdasından diye ikna etmeye çalıştım. Birden ağlamaya başladı. Böğrüm burkuldu. Bi şey diyemedim.  Sustum. Zamane gençliğiydi işte...

   Aradan bir kaç dakika geçti, abi dedi. -He Kamil. Yanlış anladın dedi. 'ğ' hağfini söyleyemiyoğum dedi. Eee dedim bunun türküyle ne alakası var? Hem sen 'ğ' harfini söyleyebiliyorsun gerçekten inan bana dostum dedim. Gerizekalının 'ğ' değil de 'r' harfini söyleyemiyor olmasını anlatması epey zaman aldı. Allah'tan o kalemi bi yerlerden buldu. Yoksa hala derdini anlatamıyor olacaktı. Ahahah şapşirik ya. Neyse konuya dönelim. Dedi ki 'tüğkü söylemeyi kastetmemiştim.  Tüğk kelimesini söyleyemiyoğum. Tamam olsun sıkma canını diye teselli etmeye çalıştım. Abi işte bundan canım sıkılıyoğ dedi. Nasıl dedim. Anlattı. Bir söz vağ Ne mutlu Tüğk'üm diyene diye biliyosunduğ. İşte ben Tüğk'üm diyemiyoğum abi. Bu yüzden mutlu değilmişim meğeğ yeni anladım dedi. Bir an düşündüm. Çocuğa içim acıdı. Gerçekten haklıydı. Türk'üm diyemiyordu. Ve mutlu değildi. Ecdadımızın bir sözü daha tecelli etmişti. Bizse sırf Türk olduğumuz için hunharca gülüyor ve eğleniyorduk. İşte hayat onun için böyle acımasız ve gaddardı. İşte o an onu kaale almamam gerektiğini anlamıştım. Türk'üm diyemiyordu. Ve artık Türk olmasının bir anlamı kalmamıştı. Artık tarafımdan ikinci sınıf vatandaş muamelesi görmeliydi. Ve onu ezmek için garsondan hesabı istedim ve onun içtiği çayın parasını da ödeyerek yanımdan kovdum. Umarım beni bir daha rahatsız etmez o ezik. Halbuki ben daha bir kaç hafta önce sırf Türk olduğum için İngiliz kraliyet ailesi tarafından Buckingham sarayına şeref konuğu olarak davet edilmiştim. Onlar da haklılardı. Bir Türk'ü misafir etmek her kula nasip olmazdı. Ama ben reddettim çünkü benim bu numaralara ihtiyacım yoktu. Fakat dünyaya kafa tutuyor olmakta yormuyor değil insanı, artık bunu anladım. Asil olmak zor iş azizim. Asillik başkaymış başka...


   Artık ne olduğumun farkındayım, fakat dünyaya isyanım da yok değil. Niçin dünyayı diğer alt tabaka ırk ve insanlarla paylaşmak zorundayım ki?. Benim bir ayrıcalığım olmalı. Mesala çalışmayıp yatmalıyım. Diğer insanlar benim kölem olmalı. Eskilerin bi bildiği olmasa o söz şöyle söylenmiş olabilirdi. Ne mutlu Papua Yeni Gineli'yim diyene. O zaman başka olurdu. Ama bu söze vakıf olduğuma göre dünyayı bu sisteme göre şekillendirsem iyi olacak. Fakat bu sözü başka uzuvlarından anlayanlar yok mu, işte en önce onlardan başlayacam. Öğrensinler kimle uğraştıklarını. Neyse ben gideyim de bir kaç Japon falan kırbaçlayayım. Sonra Pisa kulesini yamuk inşa ettikleri için İtalyanları falakaya falan yatırırım belki. Disiplini elden bırakmamak lazım neticede.



   Bu gittiğimiz yol yol değil..

Ne Araplık, ne Türklük kalacak aç gözünü!
Dinle peygamber-i zişanın ilahi sözünü!
Ayrılık hissi nasıl girdi sizin beyninize?
Fikr-i kavmiyeti şeytan mı soktu zihninize?
(Mehmet Akif Ersoy)