Business

30 Haziran 2013 Pazar

On 16:54 by tansel uğur in , , , , ,    2 comments
   Havalar iyice ısındı. Bu vesileyle de piknik sezonu da açılmış oldu. Şehir hayatından bunalan halk sıcaklarında etkisiyle buldukları ilk fırsatta kendilerini mesire alanlarına ya da doğaya atıyor. Yanlış mı? Kat'iyen hayır. İnsan bazen stres atmak ve deşarj olmak istiyor. Piknik ise bunun için naçizane uygun bir çözüm. Piknik yapmak deyimi bana hep tuhaf gelmiştir. Türkçe'de böyle bir deyime pek rastlayamıyorum. Hiç uyuma yapmak, dinlenme yapmak, yüzme yapmak diyor muyuz? Yemek yapmak ya da tamir yapmak doğal birer eylemdir. Ama piknik yapmak diyoruz. Yakışıyor mu? Böylesine genel olarak eylem bildirmeyen bir deyim hakkında eylemsizlik kararı alınmalıdır. Amaaan neyse ne..  Bir de pikniğe gidip te daha fazla stres yüklenenlerimiz olabiliyor. Bunun için pikniğe giderken yanımıza alacağımız meteryallere dikkat etmeli bilakis önemlilerini unutmamalıyız. Daha da önemlisi yanımızda götüreceğimiz insanları iyi seçmeliyiz. Yani tedarikli olmalı ve tedbiri elden bırakmamalıyız.



Peki böyle yapmazsak..

1-) Stres atar mıyız yoksa toplar mıyız?

2-) Bu pikniğe piknik denir mi?

3-) Bir daha piknik yapmamaya yemin eder miyiz?

4-) Olası Marmara depremini tetikler mi?


   Tüm bu sorular dahilinde düşünürsek piknik tedarik ve tedbir sürecinin ne kadar önemli olduğunu görürüz. Peki pikniğe giderken yanımızda götürmemiz gereken olmazsa olmaz şeyler nelerdir? Bu sorunun cevabı duruma göre değişse de bazı katı kurallar vardır. Örneğin hasır ya da battaniye mutlaka olmalıdır. Piknik yerinde yere sermek için bu çok önemlidir. Zira bunun yerine yandaki tarzda masaları seçerseniz üzerinizdeki elektriği yeteri kadar atamayacaksınız. Bu masayı sadece yemek için kullanın akabinde yere inin... Sonra yanımıza mutlaka bir piknik tüpü almalıyız. Zaten buna neden piknik tüpü demişler ki, değil mi? Ben bazen evde piknik tüpü kullanıyorum da insanlık suçu işlemişim gibi geliyor. Sanki anayasal bir zorunlulukmuş gibi. Piknik tüpünün yeri pikniktir diye bir madde konulabilir anayasamıza. Tüpün yanında çay araç ve gereçler de unutulmamalıdır. Zira piknikte yemekten sonra içilecek bir çayın yerini hiçbir şey dolduramayacaktır. Yanında da çiğdem (ayçiçeği çekirdeği) olursa oh, daha ne olsun. Piknikte alkol tüketip beyin hücrelerinizi katlederek kafayı güzelleştirmek istiyorsanız vazgeçin. Bunu sallanarak yapın. Bunun için yanınıza hamak ya da çamaşır ipi alın. Tabi bunları bağlmak için ağaç da gerekli. Gerekli aralıklarla dikilmiş ağaç yoksa yanınıza iki de ağaç alın. Bir de oynamak, eğlenmek ya da komşu piknikçilerle kavga edebilmek için top gereklidir. Yanınıza alacağınız topu çok amaçlı olarak kullanabilirsiniz. Unutmadan yanınıza çakmak ya da kibrit alın. Yemek yapmak için ve sigarayı yakıp izmaritini ormana fırlatarak yangın çıkarmanız için bu çok gereklidir. Veee piknik denilince olmazsa olmaz olan nedir? Tabi ki mangaldır. Kendinizi unutun ama mangalı unutmayın. Bunu bir kısmi vejeteryandan duymanız canınızı acıtmasın dostlarım..

   Peki iyi bir mangal nasıl yapılır? İmalatından bahsetmiyorum. Mangalı verimli bir şekilde kullanmak için neler gerekli olduğundan bahsediyorum. Evet sıkı durun. Şimdi sizlere mangal yapmanın püf noktasını anlatacağım. Fazla uzatmadan söylüyorum. Mangal yapmanın püf noktası mangalı yakmaktır. Eğer mangalınız tüplü değilse. Odun ya da kömürle çalışıyorsa bu söylediğim bir dalgadan daha fazlasını ifade ediyor demektir. Mangalı yaktığınızda zaten gerisi gelir. Eğer mangalı şehir hayatında mesela evinizin balkonunda yakıcaksanız. Bazı şeyleri göze almanız gerekecektir. En basiti komşularınızla gerilim hattına girebilir. Hattı müdafaa yoktur sath-ı müdafaa vardıra kadar gidebilirsiniz. Balkonunuzda mangal yapmadan önce sizin ya da üst komşunuzun balkonda asılı çamaşırları olmadığından emin olun. Sadece koku meselesi değil hala anlamadın mı? Hadi dikkat et. Mesela bundan sonra evde kedi ya da köpek besliyorsanız size daha bir samimi yaklaşacaktır. Dikkat! Mangal yapmak için bazen kas gücü de gerekebilir. Bunun için yelleyen kişi ve yelleyen eşya iyi seçilmelidir. Tabi bazı durumlarda halkımızın saç kurutma makinesiyle yelleme görevini üstlenmesi söz konusu olabiliyor. Etkili bir çözüm. Ama bu durumda evi mangala kendinizi de mangalın üstündeki ete çevirebilirsiniz. Bu hususta dikkat edilmelidir. Mangal yaparken önemli noktalardan biri şudur. Mangala güzel sözler söylemelisiniz. Onunla muhabbet etmeli ve gereksiz sözcüklerden kaçınmalısınız. Örneğin mangala sosyete ağzıyla barbekü derseniz. Mangal bunu gururuna yediremeyecek ve size direnecektir. Aman dikkat diyorum.

   Keneye Dikkat!

   Pikniğe gittiniz. Çalı çırpıda koşmak, ağaçlarda sallanmak, çimenlerde yatıp yuvarlanmak isteyebilirsiniz. Ama bir çok hayvan tarafından da rahatsız edilebilirsiniz. Önceden en çok akrep, yılan ya da çiyandan korkulurdu. Ama artık kene onların pabucunu dama fırlattı diyebiliriz. Önceden keneler insana yine yapışırdı. Fakat pek ölümcül olmazdı. Şimdiyse karşımızda genetiği ile oynanmış, gözü dönmüş keneler bulunuyor. Ne diyoruz? Kene yapıştıysa tene, Allah sabır versin çekene... Kıra, bağa, bahçeye, bayıra çıktığımız zaman keneden korunmamız için bazı önlemler alabiliriz. Mesela pantolonun paçalarını çorabın içine sokabiliriz. Peki üstümüzü ne yapalım yaz günü boğazlı kazak mı giyelim dediğinizi duyar gibiyim. E kollarınızı da çorabın içine sokun madem ne diyeyim.. Kenelerin pek çok türü bulunuyor. Bunlardan bazıları piknikteykene, evdeykene, duştaykenedir. Fakat en zararlısı durupdururkenedir. Hiç haberiniz yokken gelir haşırt diye ısırıverir. Diyelim ki bir yerimize kene yapıştı. Ne yapacağız? Öncelikle keneyi sıkmayacağız. Keneye ya sen nasıl bir hayvansın, pislik, şerefsiz gibi kötü kelimeler kullanmayacağız. Onunla keyifli bir sohbet içine gireceğiz. Futboldan, sahilden, güneşten falan bahsedeceğiz. Zira ne demişler? Gevşetirsen çeneyi, söküverirsin keneyi... Sonra kenenin üstüne sıvı dökmeyeceğiz. Zira ıslanmaktan hoşlanmazlar. Sonra keneyi ezmeyeceğiz. Çünkü karşımızda ölümcül bir hayvan olan kenenin ezik bir hayvan haline gelmesini istemeyiz. Bir de keneyi karnından tutmayacağız. Çünkü kene gıdıklanabilir. Lakayıt bir keneyle ne kadar başa çıkabiliriz öyle değil mi? Peki ne yapacağız keneyi baş kısmından tutup yavaşça çıkarıcaz. Daha doğrusu keneyi baştan çıkarıcaz. Böylelikle ondan kurtulmuş olacağız. Ama hiç uğraşmayalım biz bunlarla. Allah korusun. Gdo'lu bir domatesle başedemezken gdo'lu bir keneyle ne yaparız? Bir de kene ısırması sonucu oluşan hastalığa verilen isim var. Kırım Kongo Kanamalı Ateşi... Yahu Kırım nireee Kongo nire. Ben ömrümde böyle bağlantısız, böyle çelişik, böyle tutarsız bir hastalık görmedim. Allah genlerimizi korusun. Amin..

27 Haziran 2013 Perşembe

On 01:01 by duygubatga   2 comments
Öncelikle herkese merhabalar... Bu blogda ilk yazım. Biraz heyecanlı biraz şaşkın biraz endişe biraz tedirginlik olmasına rağmen çokça bi mutluluk var şu anda bende. Bundan sonra bu blogla yazılarıma devam edicem. Sürç-ü fikirle tanışmam da emeği geçen ve bana her zaman destek olan canım arkadaşım, meslektaşım, kıymetli hocam Tansel Uğur'a çok tesekkür ediyorum. Ondan çok şey öğreniyorum ve öğrenmeye de devam edicem biliyorum. Üniversite hayatım boyunca karsılastığım  en özel isimlerden biridir Tansel benim için. Düşüncelerine ve yazılarına her zaman hayran kalmışımdır. Tanselle yan yana geldiğimizde özgürce saçmalayabiliyoruz ve bence herkesin hayatında özgürce saçmalayabileceği dostlukları olmalı. Ve sürç-ü fikir de Tanselle birlikte yer aldığım için kendimi oldukça şanslı hissediyorum..


Şimdi güzel işler yapma zamanı.İnşallah hersey güzel olur.
Esen kalın..Hoşcakalın

21 Haziran 2013 Cuma


      Ha geç kaldı ha geliyor derken sıcaklar geldi çattı. Hem de öyle bir geldi ki, bir geldi, pir geldi. Eğer sekiz yaşında değil ve Aydın'da yaşıyorsanız hayat gerçekten fazla sıcak. Her yıl olduğu gibi sanırım bu yılda Afrika sıcaklarına maruz kalacağız. Ülkemiz coğrafi konum olarak öyle bir yerde konumlanıyor ki, yıl içinde birçok farklı basınç merkezlerinden etkilenebiliyoruz. İzlanda alçak basıncı, Sibirya yüksek basıncı,  Asor yüksek basıncı ve Basra alçak basıncı bizi fazlasıyla etkiliyor. Balkanlardan gelen soğuk hava dalgası veya güneyden gelen Afrika sıcakları da cabası. Düşündümde biz ne kadarda dışa bağımlı bir ülke haline gelmişiz. Bu kadarda olmaz ki canım.. 

   Ülkemiz an itibariyle aşırı sıcakların etkisinde bulunmaktadır. Sıcaklık öyle ki yer yer farklılık gösteriyor. Güneşte 45, gölgede 40, arabada 35, evde 25. Tabi bunda küresel ısınmanın da etkisi görülebilir. Küresel ısınma konusuna daha önce de değinmiştim fakat artık anladım ki bu tamamen Rusya'nın oyunu. Yüzyıllardan beri Rusya'nın yegane amacının sıcak denizlere inmek olduğunu hepimiz biliriz. Fakat Ruslar gördüler ki bu artık pek de mümkün değil. Peki ne yaptılar? Madem sıcak denizlere inemiyoruz o halde bizde denizleri sıcaklaştırırız dediler. Bu vesileyle tüm dengeleri bozdular. Ah şu Ruslar... Onların yüzünden de şu an Afrika sıcaklarının ceremesini biz çekiyoruz. Peki bu sıcakların Afrika sıcağı olduğunu nasıl anlayabiliriz? Çok basit. Öncelikle milli sıcaklık ölçme birimimiz olan yumurtayı alıyoruz. Köy yumurtası olması organiklik açısından daha yararlı olacaktır. Sonra fazla işlek olmayan bir asfalt buluyoruz ve yumurtamızı asfalta kırıyoruz. Asfalta kırmış olduğumuz yumurta güneşte pişiyorsa Afrika sıcağıdır. Akı pişiyor sarısı pişmiyorsa normal sıcaklıktasınızdır. Sarısı pişiyor akı pişmiyorsa yumurta bozuktur. Bu durumda deneye yeni bir yumurtayla en baştan başlamanız gerekecektir. Asfaltta da dikkatli olun pişen siz olabilirsiniz.

   Peki Aşırı Sıcaktan Korunmak İçin Nasıl Önlemler Alabiliriz?

   Öncelikle aşırı sıcaktan korunmanın en etkin yolu dışarı çıkmamaktır. Bu yöntemi denemenizi şiddetle tavsiye etmem gerekir. Fakat şiddet yanlısı bir insan olmadığım için sadece öneriyorum.
    İkinci husus olarak ise bol sıvı tüketmelisiniz. Fakat tükettiğiniz sıvının ne olduğuna dikkat etmelisiniz. Zira sıvı sıvıdır diyerek her önünüze geleni içerseniz durum vahimdir. En önemlisi de alkol tüketmeyiniz. Eğer alkol tüketerek sıcağa çıkarsanız güneş çarpar, toplar, çıkarır, böler ya da karekökünüzü falan alır. Bu yüzden alkole hayır diyoruz.

   Üçüncü husus olarak öğle saatlarinde dışarı çıkmanız gerekiyorsa yanınıza şemsiye alınız. Zira şems esasen güneş demektir. Eğer şemsiye kullanırsak şemsiyenin asıl amacına uygun olarak kullanılmasını sağlamış oluruz. Ayrıca bir de Rihanna gibi bir edepsizin umbrella isimli şarkısına yüklediği mana var tabi. İçimden ziyadesiyle sövmek geçerken kendimi zor tutuyorum. Milyonları arkasına alıp beyin sulandırma olayını bu tür şeytani insanlardansa bırakalım güneş yapsın diyebilirsiniz. Haklısınız...


   Güneşten korunmak için önerebileceğim bir diğer husus ise eğer öğle saatlerinde dışarı çıkmanız gerekiyorsa gölgeden yürüyün. Kıyım kıyım yürüyün. Gölge yoksa şayet, güneşin dik gelen ışınlarına karşı eğik yürüyün. Kafanızı da öne ya da arkaya doğru sarkıtırsanız dik gelen ışınlara karşı korunmuş olabilirsiniz. Bir müddet böyle devam ettikten sonra bir süpermarketin şarküteri reyonunda soluklanın. Orası serindir. Tabi müşteri görünümünde olmanız ve alıcıymış gibi davranmanız yararınıza olacaktır. Soluklandıktan sonra devam edebilirsiniz. Bir de güneşten gelen zararlı ışınları yansıtmak için parlak giysiler giyebilirsiniz. Peki bu ışınları nereye yansıtacaksınız? Bu tam bir muammadır. Yani diğer insanların üzerine yansıtacaksanız sonuçlarına katlanmanız gerekebilir. Eğer bu ışınları tekrar güneşe yansıtabilirseniz onu kendi silahıyla vurmuş olacaksınız. Kendinizle ne kadar gurur duysanız azdır. Ozon tabakasını deldiğimiz yetmemiş gibi sanırım bunu da başarabiliriz.

   Bir de eğer isterseniz bazı amcaların yaptığı gibi bir mendili dört ucundan düğümleyip, ıslatarak kafanıza geçirmek suretiyle geçici bir çözüm bulabilirsiniz. Karizmayı çizdiricem korkusu ağır basıyor değil mi? Siz bilirsiniz. Tabi bazıları sıcakları fırsata dönüştürmek isteyecektir. Evet bronzlaşmak için kendilerini bronz, gold ve platinium seçenekleriyle sahil kenarına atacak olanlardan bahsediyorum. Atletle güneşlenip Alman bayrağına dönüyorsunuz. Dikkat edin. Amiyane tabirle amele yanığı diyoruz biz buna. Bir de güneş yanıklarına karşı vücuduna yoğurt sürenler var. Yapmayın. Yoğurt zehirlenmelere iyi gelir. Yanıklara değil. Oldu olacak üstüne iki de salatalık doğrayın olsun bitsin. Başınız güneşe geçmesin. Dikkat edin..

   Hadi biz değil de sıcağın bağrında ekmek parası peşinde olan insanlar ne yapsınlar? Allah yardımcıları olsun.   Biz bu sıcaklar karşısında böylesine etkilenirken cehennem ateşinde ne yaparız? Allah bizleri cehennem ateşinden korusun dostlarım. Esenlikle ve sağlıcakla kalın..

   Ne derler bilirsiniz.
   Varsa çalıştır vantilatör dönsün fırfır.
   Fazla güneşte dolaşma olursun cırcır.

20 Haziran 2013 Perşembe

On 14:28 by tansel uğur   3 comments
    

  Sürç-ü Fikir'de birkaç aydır faaliyet gösteriyorum. Blog dünyasına da artık fazlasıyla alıştım. Bugüne kadar yalnız devam ettiğim blog serüvenime artık bir arkadaşımın desteği ile devam edeceğim. Geçtiğimiz günlerde pek kıymetli arkadaşım Duygu BATGA'ya Sürç-ü Fikir için yazarlık teklif ettim. O da sağolsun beni kırmadı ve kabul etti. Bundan böyle bu yolda beraber faaliyet göstereceğiz. Değerli arkadaşım diline hakim ve kıvrak zekasıyla kalemine sadık bir yazardır. Böylelikle Sürç-ü Fikir de taptaze bir kana nail olmuş olacaktır. Kendisine teşekkürlerimi sunuyor ve yürekten başarılar diliyorum. Hoşgeldin :)

14 Haziran 2013 Cuma

On 18:06 by tansel uğur in , , , , , ,    11 comments
   Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür. Ya da çatışmak kalleşçesine...

Bir Gezi Parkı'dır aldı yürüdü. On binler birkaç ağacın sökülüp taşınmasına tahammül edememişti. Yerine yapılması gereken alanda çok daha fazlası olacaktı. En azından olaylar çıkmadan önce yayınlanan görsellerde ben böyle görüyordum. Fakat mesele ağaçtı ve bir tema üyesi olarak can evimden vurulmuştum. İnsanlarımızın bu kadar hassas olması beni duygulandırmıştı. Hemen ben de sokağa akmak istedim. Ne de olsa sokaktakiler de benim gibi kafası kıyak insanlardı.

-DİRENİŞ VOL 1-
 Evde bulduğum tencere, tava, kaşık ne varsa aldım elime çıktım sokağa. Fakat kalabalığı bulamadığım için eylemimi yalnız gerçekleştirme kararı aldım. Başladım bağırmaya... Kendimce bir slogan bulmuştum ve gaza gelmiştim. Yanımdan bir ekip otosu geçiyordu ve içindekiler kahkahayı basıyordu. Bense vatanı kurtarırcasına hunharca bağırmaya devam ediyordum. Elimde büyükçe bir tava ve yemek kaşığıyla tempo tutuyordum bir yandan. Her şey evinin önünden geçmekte olduğum bir teyzenin üçüncü kattaki balkonundan bağırmasıyla başladı. 'Çocuuum kaçtan veriyon o tavayı?'. Ben henüz 'nasıııılll' diye bağıramadan zabıta bürosundaki pek kıymetli abilerim de seyyar satıcıya bağlıyordu olayı. Artık tam bir direnişçiydim. Arkamda üç tane zabıta önde ben ve yarım boy kadar önümde tavam ve kaşığım ilerliyordu. Son düzlüğe girilirken deparı iyice basıyor ve mesafeyi açıyordum. Derken her şey koştuğum için peşime takılan bir köpeğin paçamdan kavramasıyla son buldu. 

   'SEN NASIL KÖPEKSİN YAKALADIN BARİ ISIR'
Köpek beni yere serdikten sonra hiçbir şey olmamış gibi çekip gidiyordu. Bu da oldukça kanıma dokunmuştu. Bir köpek bana acıyordu. Moral bozukluğuyla zabıtalara da yakalanmıştım. Büroya götürdüklerinde olayın aslını anlattım. Niçin kaçtığımı sorduklarındaysa sanırım saçmaladım ki. Gözümü açtığımda sargılar içindeydim. Hiçbir direnişçi bana sahip çıkmamıştı. Bu ülkede sadece dedeye mi sahip çıkılacaktı. Yıkılmıştım. Yazıklar olsundu... Sonrasında beni evime bıraktılar kapıdan girer girmez annemin polaris markalı 42 numara terliğinin tadına bakmak zorunda kalmıştım. Verdiğim ifade : 'Yapma anne! Senin en sevdiğin tavan olduğunu nerden bilebilirdim?' 

   Evimdeydim ve dedim ki artık hiçbir şekilde bu olaya müdahil olmayacağım. Ama olayı tetikleyen etkenler vardı. Evet dış basının gaz vermesiyle gururlanacak kadar geri zekalıydık. Neymiş Türk'ler tarih yazıyormuş. En son kim bize böyle gaz vermişti? İngiltere'nin Kanal İstanbul'u istememesi ve bunu Montrö'ye bağlaması. Almanya'nın dünyanın en büyük havayolu şirketi Luftansa'ya sahip çıkmak için yüz milyon insan kapasiteli 3. hava limanına karşı çıkması. Rusya'nın cari açığı kapatmak için yaptığımız nükleer anlaşmaları istememesi, yakalanan ajanların geri iadesi istencesi ve tüm bunlarla daha fazlasının öncül ekip tarafından maddelere eklenmesi, bunun yanında ağaç ve özgürlüklerle ilgili hiçbir maddenin olmaması, ayrıca Suriye'deki olaylarda sekiz dakika yayın yapamayan dış basının sekiz saat aralıksız canlı yayın yapmasında art niyet aramayacak kadar geri zekalıydım... Yiğit Bulut'un da dediği gibi madem bir bankanın genel müdürü bu denli sponsorluk sağlıyor. Eklenseydi oraya faiz oranının tefe+tüfe'yi geçmemesi. Yapamazlardı ki... Pabucumun devrimcileri... Ve biz ne yaptık çıktık dışarı polislerle çatıştık. Yetmedi devletin malına ve özel mülkiyete zarar verdik. Öyle zarar verdik ki Pkk son 10 yılda toplam olarak bu kadar mali zarar verememişti. Borsada oluşturduğumuz zarar da cabası. İlk günden borsada bir katrilyon zarara sokmuştuk devleti. Bunun faiz lobisine yarayacağını, yani onların bunu istediğini ellerindeki dış ve iç kaynaklı medyadan gaz vermesinde anlamamıştık. Artık sadece ülkenin aleyhine karteller çalışmıyordu. 1839 dan beri sömürdükleri yetmemişti ve artık bir gecede %7000 lere varan karlar sağlayamıyorlardı. %4.60 ı aşsak anında faizimiz %2.50 lere düşecekti ama başardılar %4.61 den döndürdüler. IMF'ye olan borç bitmiş ve kaç aydır şehit haberi de gelmiyordu. Ardından bu olaylar patlak veriyordu. Tüm bunları anlamayacak kadar geri zekalıydık. Üstüne üstlük mesele ağaç olsa bu ülkenin son on yılda en fazla ağaç diken 3. ülke olduğunun farkında değildik bile... Bir asker için 'Menemen'i yakın' diyen Mustafa Kemal yaşasaydı ve aynı şeyi şehit edilen bir başkomiser ya da küçük bir çocuk için söyleseydi o zaman durum ne olacaktı? Taksim'i yakın denilse hala direnebilirmiydik? Adamları şu halde bile diktatör ilan eden çapulcular Atatürk'e ne derdi? Gerçekler acıdır değil mi? Ama bazen fazla acıtır... Kaynağı bile belli olmayan Bursa Nutku'nu bahane edenler vicdanlarını nasıl rahatlatabilirler? Ve bilakis başınıza bir olay geldiğinde ilk olarak polisi arayacak olan hadsizler; Şunu bilin ki kibirinizde  boğulacaksınız... Türk baharıymış, piii pabucumun baharı...

Ne diyordu Jonathan Swift : 'Dünyaya gerçek bir dahi geldiğinde onu şu işaretten tanıyabilirsiniz. Tüm ahmaklar ona karşı birleşmişlerdir'. yakınlarda bir dahi olmalı...



    Keşke aynı anlayış ve hassasiyet kürtaj yasasında da gösterilebilseydi. Bir bebeğin canına kıyabilenler ağacın taşınmasına tahammül edemiyordu. Ne diyordu bir dizide polisi canlandırarak prim ve şöhret yapmış abimiz : 'Mesele ağaç değil sen hala anlamadın mı? Hadi gel.' Evet mesele ağaç değil belli fakat sandığın dışında çare arayacak kadar namertsen eğer, mesele vatan da değil. Kimin kuklasıysan ona aynen söylersin... İnsanlar acayip, daha dün oy verdiğiniz parti yüzünden oy kullanan halka Allah belanızı versin derken ertesi gün edebinizi takının deyiveriyor. Bu kadar demokrasiden bihaber olabilmek ve bu yüzyılda bunu başarabilmek... Bilemiyorum... Ama çözdüm olayı. Delinin biri kuyuya bir taş atıyor ve 60 Akil çıkaramıyor. Olaylar nasıl mı patlak verdi? İzleyin...
İşte karşınızda klasik huni anlayışını değiştiren deliler...


Değişik ülkelerden yakalanan ajanlar, gösteriye katılan İsrail'li çapulcular ve tüm bunların yanında göstericilere destek veren israil hükümetine ve diğer destekçi ülkere gerçekleri görmemizi sağladıkları için gönülden teşekkür ederiz...