Business

28 Mayıs 2013 Salı

On 00:14 by tansel uğur   2 comments
   Geçtiğimiz hafta gerçekleştirilmiş olan reklam turko en güzel siteler yarışmasında blogumu birinciliğe layık gören herkese en derin şükranlarımı sunuyorum. Diğer blogları da tek tek ziyaret ettim hepsinin birbirinden değerli ve yoğun olarak emek harcanmış olduğunu gördüm. Yarışma sonucu ve bloglar aşağıdadır. Fırsat buldukça bu blogları da ziyaret etmenizi öneriyorum. Sürç-ü Fikir olarak tekrardan teşekkür ederim..


25 Mayıs 2013 Cumartesi

On 16:18 by tansel uğur   4 comments
   Bir küresel ısınmadır aldı yürüdü. Kaç zamandır doğru dürüst haber seyredemez olduk. Bilim adamlarının başka işi gücü yokmuş gibi sadece bu konuya yöneliyorlar. Bu durum çok ağırıma gidiyor. Bilim adamı dediğin gider biraz ışınlanma üzerine falan çalışır. 21. yüzyıldayız hala ışınlanamıyorum. Ama yeter artık ışınlanmak bizim de hakkımız usta! Hayır bi şey değil yarın başka gezegenden birileri gelse rezil, kepaze olacaz. Düşünün adamlar gezegen değiştirmiş. Siz neler yaptınız diye sorduklarında küresel ısınmayı bulduk mu diyecez? Ne işe yarıyor diye sorduklarında her geçen yıl buzullarımız eriyor, böylelikle deniz seviyesi yükseliyor yarın bir gün sular altında kalıcaz mı diyecez? Bu mu? Ama aslında havalı olabilir be. Evet evet Atlantis'i düşündüm de çok havalı hacı. Ama konumuz bu değil. Ayıp bu bilim adamlarının yaptıkları. Işınlanma çok önemli, böyle bir dünya da yaşadığım için utanıyorum. Başka bir dünya da yaşasam utanırmıyım hiç? Hem başka dünya da neymiş? Ne gerzek bir tabirdir bu. Diğer gezegenlere isim bile bulamadık mı yoksa biz? Acaba yerin dibine mi girsem? Derinden yaralıyım şu anda.

   Küresel ısınma da ne cins bir şey arkadaş tam olarak ne sebep oluyor buna? Hayır ısın ısın nereye kadar? Yedek golcü Semih gibi mi olacak dünyamız? Ne zaman oyuna girecez? Bu da mı gol değil hakim bey? Isınsan olmuyor, ısınmasan olmaz, dünya dursa hakim bey, küresel ısınma durmaz...  Buradan bilim adamlarına sesleniyorum. Hatta öncelikle buradan Almanya'daki halama selam yollamak istiyordum. Ama sonra birden aklıma geldi. Benim Almanya'da halam yok ki! Hatta benim halam bile yok! :(   Neyse eyy bilim adamları, biraz adam olun adam. Bırakın bu boş işleri. Biraz film izleyin de nasıl bilim adamı olunur öğrenin. Bakın geleceğe dönüş filmine bakın yapay zekaya... Dünyaya biraz katkınız olsun. Hiç bir şey yapamıyorsanız. Ferdi Tayfur'un dediği gibi durdurun dünyayı başım dönüyor...

  Isınmanın nedeni %90 insanmış. Birleşmiş Milletler iklim konferansı, iklim değişikliği konusundaki dördüncü değerlendirme raporunu açıkladı. Raporda, dünya ısısının 2100 yılına dek 1,8 ile 4 derece arasında yükseleceği kaydedildi. Birleşmiş Milletler Çevre Programı'nın başkanı Achim Steiner'in, uzun zamandır beklenen raporunda, küresel ısınmanın, yüzde 90'dan da yüksek bir olasılıkla, insan faaliyetleri yüzünden meydana geldiği sonucuna varıldı.küresel ısınmanın nedenleri Steiner, bu bulguların, artık, son 50 yılda artan sıcaklıklara neyin yol açtığı konusundaki tartışmalara bir nokta koyması gerektiğini söyledi. 2001 yılında hazırlanan son BM raporunda insan sorumluluğu yüzde 70'ler civarında saptanmıştı. Bak bak bir de utanmadan insanları suçluyorlar. Biz bi şey yapmadık. Kesin siz yaptınız bizim üstümüze atıyosunuz. Bence big bang deneyleri yaparken yanlışlıkla siz neden oldunuz buna. Bir de utanmadan zeytinyağı gibi su üstüne çıkmalar falan... Yakıştıramıyorum. Fosil yakıtlar, Sera gazları filtreli ya da filtresiz fabrika bacaları dururken insanları suçlamak niye?

   Küresel ısınma olunca ne olacak hem? Artık kışlıklar çıkarılmayacak. Hep tatil modunda olacağız. Isınma sorunundan kurtulacağız. Tabi sobanın yerini tutarmı bilemem. Mesela kestaneleri neyin üstüne atacağız. Kestanelerimiz yetim mi kalacak? Bu konu da çok hassas olduğumu söyleyebilirim. Ayrıca küresel ısınma neticesinde hayvanlar artık kış uykusuna yatamaz ki. Böylelikle uyku düzenine alışmak zorundalar. Burdan tüm ayılara sesleniyorum artık öyle 5 ay uyuyayım 7 ay gezeyim yok. Saatinde yatılıp kalkılacak. Tembelliğin lüzumu yok. Sonra bal arıları fazla bal ihrac ediyor. Ben de evde kumanda uzakta diye almaya üşendiğim için dakikalarca bal reklamı izliyorum. Bundan sonra hayatınızı düzene sokacaksınız arkadaş. Sonra uyanıp bol şekilde bal bulamayınca armutun iyisini yiyosunuz. Bundan sonra balınıza sahip çıkacak benim armutuma dokunmayacaksınız o kadar. Hem o kutup cinsi olanlarınıza söylüyorum artık çöl doğal yaşam alanınız olacağı için uslu duracaksınız. Bahtsız bedevilerle uğraşmak yok. Birileri şu anda kutupta aniden karşınıza çıkıp size göz dikse hoşunuza gider mi? Ayıları bu kadarı ilgilendiriyor. Bütün ayılar blogumu terk edebilir. Dönüyorum ademoğluna.  Bundan sonra mevsim isimleri de değişecek. Yine dört mevsim olacak ama bunlar ilkyaz, yaz, sonyaz, yazımsı şeklinde olacak. Ayrıca ilkokulda mevsimler döngü şeklinde değilde bir karenin dört eş parçası şeklinde gösterilecek. Buna da bazı çok bilmişlerin dediği gibi küresel ısınma değil karesel ısınma denilecek. 

    Bu kadar basit. Son sözümü dünyaya söylüyorum. Ey dünya yaşattığın her şey için şimdiden teşekkür ederim. Sonra kehanette falan bulunuyorlar. Sonun falan geliyor, fırsat olmuyor...

22 Mayıs 2013 Çarşamba

On 19:06 by tansel uğur   No comments
   Gençliğinde sadece ressam olmak hayalleri kuran sakin bir adam. Babasının onun memur olmasını istediği için babasıyla sık sık zıtlaşıyor. Babasını 14 yaşındayken kaybediyor Adolf. Bu sıralarda ağır bir ciğer hastalığı geçiriyor ve 1 yıllığına okuldan ayrılıyor. Sonrasında ise maddi sorunlar nedeniyle inşaatta çalışmaya başlıyor. Okuduğu kitaplar neticesinde antisemitist olan Hitler. Yahudi düşmanlığının şöyle başladığını ifade ediyor. "Ne zaman bir tiyatro gösterisi, bir müzik abartılırsa Yahudi yapımı bir şey olduğunu görüyordum. Bunu abartanlar da Yahudilerdi. Birçok alanı ele geçirdikleri için tüm alanlarda birbirlerini kayırıyorlardı. Güzel bir Alman yapıtı 10 üzerinden 5 alamazken Yahudi yapıtları 10 alıyordu. Bu yüzden bir anti-semitist olmaya karar verdim." Böyle şekillenmeye başlamış Adolf'un düşünceleri. Hayata farklı bakar olmuş. Aradan yıllar geçmiş ve siyasete atılmış. Daha önceleri Avusturya vatandaşlığından ayrılmasına rağmen ancak Alman vatandaşlığına geçebilmiş. Bu fırsatla da Cumhurbaşkanı adayı olmuş. O dönemde yaşanan 'büyük buhran' ı fırsata dönüştürerek devletin başına geçmiş. Aslında bakarsanız iktisadi reformlarıyla Almanya'yı içinde bulunduğu ortamda güçlendirmeyi başarmış kendisi.


   Hitler'in genel olarak ele alınan en önemli özelliği insanları çabuk etkileyebiliyor olmasıydı. Bunu nasyonal sosyalizm propagandasıyla birleştirerek halka sunuyordu. Hitler'in üstün bir insan olduğu lanse ediliyor, konuşmalarındaki tavırlarıyla bunu, onu dinleyen kitleye hissettirmeye çalışıyordu. Mücadeleci bir kişilik sergilemeye çalışıyor ve üstün niteliklere sahipmiş izlenimi vermek için vücut dilini etkin bir biçimde kullanıyordu. Sert bakışlar, ani hareketler ve uzun konuşmalar propaganda amacı ile yapılan ayrıntılardı. Hitler bu hareketlerle halkın gözünde hit olmaya çalışıyordu. Yazarlık ta yapmış olan Adolf'un en önemli tutkusu ise resimdi. Kendini bu alanda otorite kabul ediyordu. Anlatılanlara göre Hitler'in hayatı saplantılarla doluydu. En büyük saplantısıysa ölümsüzlük hissinin olmasıydı. Bunun en büyük nedeni de kendinden önce doğan tüm kardeşlerinin ölmüş olmasıydı. Bir de savaş alanında içine doğan bir sesin orayı terk etmesini söylemesi var. Hitler de bu mevziyi terk edince buraya bomba düşüyor. Ve führer kurtulmuş oluyor. Bazı yakınlarının anlattıklarına göre de Hitler geceleri çığlıklarla uyanıyor. Ve gece yarısı dakikalarca köşede bir şeyin olduğunu söylüyor sürekli bir şeylerin geldiğinden bahsediyordu. Sonra mırıldanarak tekrar uyuyordu. Anlayacağınız Adolf kafayı kırmıştı. Artık kendisine iyi sıhhatte olsunlardı. Anlatılanlar belki gerçek belki sadece safsata. Fakat halk böyle bir adamdan nasıl etkileniyordu. Ya da Führer halkı nasıl etkiliyordu. Bunun çeşitli yanıtları var olmakla birlikte şu anda girmeyeceğim.. Ben de kafayı kırmak istemiyorum...


Hitler'in sağ kalan kardeşlerinden biriyle yaşadığı bir hadise : Almanların ünlü diktatörü ve malum herkes tarafından bilinen bir yazar olan Adolf Hitler, Yahudilere soykırım yaptığı dönemlerde kendisinden daha hassas ve insancıl olan kardeşiyle konuşuyorlardı. Ama Adolf  kardeşini her zaman bir düşman olarak görmekten kendini alıkoyamıyordu. neredeyse Yahudilerden farksızdı hatta onlardan bile tehlikeliydi gözünde. Bir gün Adolf Hitler kardeşiyle masada yemek yerken birden belinden silahını çekti ve masanın üstüne koydu.-  


kardeşine;   -Al bu silahı ve beni vur!!!
kardeşi şaşkın bir şekilde;   -Ama sen benim ağabeyimsin neden seni öldüreyimki?
adolf hitler çok sakin ve soğukkanlı bir şekilde;   -Çünkü sen beni öldürmezsen ben seni öldürücem. Senin bir gün beni devirip Alman ordusunun başına geçme olasılığın uykularımı kaçırıyor.
kardeşi;  -Hayır ne senin yerine geçmek gibi bir düşüncem var nede şu an seni öldürmek..
iyi peki der Adolf ve hiç düşünmeden silahı masadan alır ve öz kardeşini şakağından vurarak öldürür..
   Dedim ya kırmış kafayı adam. Kimine göre cani, kimine göre kahraman bir lider. Tek bildiğim 6 yılda Almanya'yı süper güç yapması. Son olarak Adolf'un ölümüne değinicem:

    Savaş sonucunda Almanya'nın yenilgisinin kesinleşmesi ve ümitsizliğin iyice artması üzerine 30 Nisan 1945'te Berlin'de eşi Eva Braun'la birlikte intihar etmeye karar verirler. Kendilerini bir odaya kaparlar ve önce Eva Braun içinde siyanür bulunan bir kapsülü ısırır ve zehir saniyeler içinde etkisini gösterir, hemen ardından ise Hitler bir siyanür kapsülünü ısırır ve eş zamanlı olarak tabancayla sağ şakağına ateş eder. Kendi isteğiyle bahçesinde benzinle cesetleri bombaların neden olduğu bir çukura yerleştirilip yakılmıştır. Hitler'in bunu istemesinin sebebinin Sovyet ordusu tarafından yakalanıp teşhir edilmek istememesi olduğu iddia edilmektedir.
    Hitler, iki vasiyetnamesinden ilki olan siyasi vasiyetnamesinde "Almanya'nın bütün milletler ve Alman ulusu için zehir gibi tehlikeli olan Yahudileri ve Bolşevizm'i kovalamaktan asla vazgeçmemesi" gerektiğini belirtmekteydi. Hitler'e göre Almanya'nın geleceğini tartışmasız bu olgu belirleyecektir. Hitler, savaşa girmekte haklı olduğunu savunuyor ve yenilgiden korkak yalancı generalleri sorumlu tutuyordu. İkinci vasiyeti olan özel vasiyetnamesinde ise tüm hayatı boyunca topladığı sanat eserleriyle doğduğu şehir olan Linz'de bir müze kurulmasını istedi. Tüm şahsi mallarını partiye, eğer parti kalmamışsa devlete bıraktığını ifade etmiştir..



18 Mayıs 2013 Cumartesi

On 20:14 by tansel uğur   4 comments
    Bu moda dedikleri ne garip bir şey. Hiç bir zaman anlayamadım bunu kimin çıkardığını. En anlamsızı da aslında toplumca absürt olarak görülen bir şeyin bir anda yaygınlaşarak benimsenmesi. Artık o hale geldi ki hızına yetişebilene aşk olsun. Her yılın bir modası var. Bundan da ötesi rengi var. Neymiş bu senenin rengi kırmızıymış. Arkadaş ben kendimi bildim bileli her yılın rengi kırmızı. Boşuna dememişler deli kırmızıyı sever diye. Bayrağımız bile kırmızıysa kimse bana ben deli değilim demesin. Zira ne diyor Ceza 'Sen de biraz delisin' :


   Açık konuşmak gerekirse ben de biraz deliyim. Deli olayını geçtim, renk olayını da geçtim de bu modayı nasıl geçeyim? Daha erken... Son yıllarda bu sosyete dedikleri tür de iyice türedi. Her taşın altından da çıkıyor bu ikoncanlar. İkoncan ne demekse artık... Çok ta antipatik geliyor bana bu. Sanki nüfusa kaydettirilen bir çocuğun isminin nüfus memuru tarafından yanlış yazılması gibi... Sanki İlknur Can demişler de ikoncan anlaşılmış. Öylesine antipatik... Her neyse bunlar ne giyse o moda oluyor. Ya, bir insan kendini kobay olarak kullanır mı? Bunlar bütün ilkleri kendi üzerinde deniyor. Cesaretleri takdire şayan... Hatta cesaret nişanesi olarak Cumhurbaşkanlığı'ndan kahramanlık madalyası alsalar yeridir...

   Diyeceksiniz ki sanane! Evet belki de banane, ama 
artık sokaktaki insanlar da aynı olmaya başladı. Aynı olmaktan daha kötüsüyse aynı olmaya çalışmak. Evet boyuna posuna bakmadan caddede Monica Belluci edasıyla yürüyen Victoria's Secret mucizesi zavallılardan bahsediyorum. Cesaretinizi gösterebileceğiniz farklı alanlarda var. Sadık kalmak gibi... 

   Cesareti de geçtim insan kendine hiç mi değer vermez? Giydikleri kıyafetle halkın arasına (gerçek halk) girseler, halk bunlara acıyıp yardım elini uzatır. Hiç olmadı Kızılay'a yönlendirir. Öyle duyarlıdır halkımız. Ancak her ne hikmetse ikoncanlar ne giyse yaygınlaşıyor. Bütün gençlik bunları taklit ediyor. Kimse benden bunu anlamamı bekleyemez.Yani bu giydiklerini moda olmadan önce fakir biri giyse aşağılayıcı gözlerle bakarlar. Fukara giyse varoş, zengin giyse moda oluyor. Bu ne gericiliktir, Bu ne ötekileştirmeciliktir, bu ne bir sıfır olsun bizim olsunculuktur, nedir bu alışkanlık? 

   Tamam tabiki çağa ayak uydurmak lazım fakat uydurmamız gereken ayaktan, bacaktan, belden başka şeyler de var. Zira bunlar meydandaysa ne gerek var uydurmaya. Uyutan uyutmuş... Artık o hale geldik ki herkes farklı olma çabasında. En ilginci ise bugün kendi stilini muhafaza eden biri çevresi değiştiği için 5 yıl sonra farklı biri olabiliyor. Ne gerek var kendini değiştirmeye mutlaka sen de ben de bir gün farklı olacağız. Farklılık demişken emolara ve apaçilere hiç girmiyorum. Allah korusun bizleri. Tüm bu eleştirilerimden sonra buna da şükür diyebildiğim tek nokta bu ikisi. Bir de aslında Necip Fazıl şu beyitleri İstanbul için yazdı ama bir tevriye olabilir mi diye de düşünmeden edemiyorum.

   Eyüp öksüz, Kadıköy süslü, Moda kurumlu,
   Adada rüzgar uçan eteklerden sorumlu.

Galiba modanın falan suçu yok. Zira rüzgar gibi birçok suçlu bulunabilir. Tamam çuvaldızı başkasına batırıyoruz da, iğneyi de kendimize mi batırsak ne? Hıhhh, sürç-ü fikir işte...

15 Mayıs 2013 Çarşamba

On 15:33 by tansel uğur   No comments
   NO I AM NOT..
 
   Ülkemizin IMF ile olan ilişkileri 1947 yılında başladı. İlk stand-by anlaşması ise 27 mayıs darbesinden 7 ay sonra yapıldı. O günden sonra IMF'ye bağımlı bir devlet haline geldik. Bilakis 2001 krizi ve öncesi döneminde IMF'den başka çare yoktu. Milletçe zor günler geçiriyorduk. Halk her gün isyan etmekte hatta artık başbakanın önüne yazar kasalar fırlatılmaktaydı. Daha da acısı merhum başbakan sayın Bülent Ecevit basına yaptığı konuşmalarda dönemin Cumhurbaşkanının kendisine fırça attığını halka çaresizce anlatmaya başlamıştı. İçten içe eriyorduk. Tek çaremiz IMF'den alınacak yüklü miktardaki borçtu. Tabi bu borcun bir de yaptırımları olacaktı. Ismarlama bakanlarla ısmarlama yasalar bunlardan birkaçıydı. Çaresiz olmamızdan mütevellid 23.5 milyar dolar borç alındı. Artık IMF'nin bir dediğini iki etme gibi bir lüksümüz yoktu. Her dediğini yaptıran bu kan emiciden kurtulmak kolay olmayacaktı...

   İşler kötü gidiyordu. Repo faizi %760 lara fırlıyor, borsa sadece şubat ayında %18.1 değer kaybediyor, Türk Lirası devalüasyonla %40 değer kaybına uğruyordu. Bu süreçte 94,500 işyeri kapanmıştı. Tüm bunlardan sonra IMF ile birlikte Bretton Woods Sistemini oluşturan Dünya Bankası'nda görevli olan Kemal Derviş Türkiye'ye çağırılıyordu. Dünya Bankasında 22 yıl hizmet ettikten sonra ülkeye dönen Derviş, kabineye dışarıdan katılarak ekonomi bakanı yapılmıştı. Tüm umutlar artık Derviş'teydi. Kendince sıkı ekonomik önlemler alan Derviş, krizi en az zararla atlatmak için çaba sarfediyordu. Ama tek bir adamın başarabileceği bir iş miydi bu? Zaten kısa bir müddet sonra başbakan yardımcısı Devlet Bahçeli ile tartışarak istifa edecekti. Derviş'in belki yararı dokundu ama zararı da olmadı değil. Mesela bundan sonra, yıllarca, tüm Kemal'ler birileriyle tanıştıklarında 'ben de Kemal deeerrmişimmm' diyerek geyiğe bağlayacaklar, ve bu klişenin önüne bir daha asla geçilemeyecekti. Bu gidişe bir dur denilmeliydi. Ama artık çok geçti. Alın size Leyla ile Mecnun dizisinden bu olaya ve sürece ince bir gönderme :

                                              Şimdi bu adam mı kurtaracak ülkeyi?
video

   Dönelim IMF'ye bu kan emici ülkemizde 66 yılda 8 Cumhurbaşkanı ve 37 hükümet geçirdi. Son dönemde sıkı para politikaları, mali disiplin, bankacılık sisteminin denetimi ve TL'den altı sıfır atılması gibi operasyonlarla başarılı bir politika izleyen devlet 2008 de küresel ekonomik krize karşı IMF ile stand-by imzalamayarak olumlu bir adım daha atmış oldu. Bu arada bankacılık sisteminin denetimi derken kastettiğim BDDK'dır. Bunu da ilk gündeme getiren Kemal Derviş'tir. Yiğidi öldürdüm bari hakkını yemeyeyim. Neyse sonuç olarak 66 yıl sonra IMF ye olan borcumuzu bitirip borç veren ülke konumuna geldik. Ama bu namert IMF'ye fazla yüz vermememiz gerektiğini düşünmekteyim. Ayrıca IMF kundakçıları ( Jean Ziegler'in tabiri) sanırım artık yakamızı rahat bırakabilir. Bir daha Kara Çarşamba'lar yaşamamak ümidiyle sözlerime son verirken sizleri şu fıkrayla baş başa bırakıyorum :

   Çobanın biri dere kenarında koyunlarını otlatıyormuş. Tam o anda, yanına bir Cherokee Jeep yanaşmış. Brioni gömlek, Prada ayakkabılar giyen, Ray-Ban gözlüklü ve Stefano Ricci kravatlı bir sürücü, aşağıya inip, çobana sormuş. Kaç tane koyunun olduğunu bilirsem, bana onlardan bir tanesini verir misin? Çoban, bir adama bir de koyunlarına bakmış; "Tamam" diye cevap vermiş. Genç adam arabasını park etmiş. Telefonunu bilgisayarına bağlayıp, bir NASA sitesine girmiş, GPS'ini kullanarak yeri taramış, bir database ve logaritma ile doldurulmuş 60 excel tablosunu açmış ve 150 sayfalık bir rapor basmış. Ardından, çobana dönerek; "Tam 983 adet koyunun var" demiş. Çoban da "Doğru" diye cevap vermiş, "Koyununu alabilirsin". Genç adam koyunu almış ve jeep'inin arkasına koymuş. Bu kez çoban genç adama dönüp; "Peki... Senin nerede ve ne iş yaptığını bilirsem, koyunumu geri verir misin?" diye sormuş. Adam da "Evet neden olmasın" diye yanıtlamış. Bunun üzerine çoban; "Sen IMF uzmanısın" demiş. Adam hayretle sormuş; "Nasıl oldu da bildin?" Çoban "Çok basit" diye cevap vermiş. "Buraya çağrılmadan geldin, bu bir. İkincisi benim bildiğim bir şeyi bana söylemek için benden bir koyunumu istedin. Üçüncüsüne gelince, bir ..oktan anlamıyorsun, çünkü köpeğimi aldın..

13 Mayıs 2013 Pazartesi

On 19:39 by tansel uğur   No comments
   Unutkanlık çağımızın en büyük problemlerinden birisi. Bunun iyi yönleri de var belki ama kötü yönleri çok daha fazla... Unutmak bazen bir hak, bazen bir özgürlük bazen de bir hakikattir insanoğlu için. Mutlu olmak ister, saplantılarından kurtulmak ister, hayata yeniden başlamak ister. Her şeyi yerle bir edip en başa dönmek ister. Sil baştan başlamak ister. (Eternal sunshine of the spotless mind, tavsiye ederim bu filmi). Yani zor gelir insana asıl unutmak istediği şeyleri unutamamak. Hafızasına ya da geçmişine format atmak ister insanoğlu bazen. Ama çoğu zaman yapamaz. Daha da yüzeye çıkartır en derinine gömmek istediği mazisini. Acı çeker. Saçma sapan şeyler yapar belki sadece daha az acı çekmek adına. Bazen eskir, yaşlanır, yıpranır. Bazense sadece olgunlaşır. En kötüsü de tam unuttum dediği anda ansızın bir şekilde karşılaşmasıdır yitirdiği ya da yitirdiği sandığı şeyle. Acısı tazelenir ama yine de kabullenmek istemez...Şimdi dertlenenlerinizi ve efkar basanları şuradan alalım...


   Aslında unutkanlık denildiği zaman ilk akla gelen bir insanın normalde unutmaması gereken bir şeyi unutmasıdır. Kendi adımıza her gün örnekleriyle karşılaşıyoruz mutlaka. Dışarı çıkarken telefonumuzu unuturuz. Cüzdanımızı unuturuz. Alışverişe çıktığımızda en çok almamız gereken şeyleri almayı unuturuz. İnternete girip ne arayacağımızı nereye gireceğimizi internete neden girdiğimizi unuturuz. Unuturuz da unuturuz...

   İnsanın en çok canını sıkan hadiselerden birisi de az önce ne yaptığını ya da ne yapmadığını unutmasıdır. E bu kadar teknolojiyle iç içe olursak bu doğal aslında. Bilgisayarı bir yandan, interneti bir yandan, televizyonu bir yandan, telefonu bir yandan, o kadar meşgul ediyoruz ki beynimizi bu yüzden en lazım olan zaman da : Aradığınız beyne şu anda ulaşılamıyor lütfen bir daha denemeyiniz, ya da 404 not found, hiç olmadı bir error alıyoruz. En çok başımıza gelenler mi? : Ben evden çıkarken ışığı kapattım mı ya? Üfff ütünün fişini çektim mi ki? Ocağı kapadım mı? Kapıyı kilitledim mi? Ulan ben bu odaya niye geldim? Ben şimdi bu blogda niçin bulunuyorum? Allah Allah ben şimdi bu buz dolabının kapağını niçin açtım? Ben bu yemeğe tuz attım mı? Abdest alırken kollarımı yıkadım mı?  Kanka ben yerden taş çektim mi? Geçtim mi kaldım mı son ayakta mı yattım? Hep bi paranoyaklaşmalar, hep bi şaşırmışlıklar, şuursuzca hareketler... Ne ara bu hale geldik bilmiyorum ama bu gittiğimiz yol, yol değil. Teknolojinin bu kadar uyuşturucu etkisi yaptığı bir toplumda da sübliminallerden etkilenmemek mümkün mü bilmiyorum...

   En komik olan hallerden birisi de herhalde konuştuğumuz esnada ne diyeceğimizi unutmamız ya da son anda ne dediğimizin farkına varmamızdır. En çok yaşanan haller : 'Ne dicektim ben yaa? Ne anlatıyodum ben en son? Yaa şey işte, sen söyle.. (birkaç parmak şıklatması)'. Zor şeyler bunlar zor. Alzheimer denen hastalığı yaşlılıkta ortaya çıkan bir hastalık olarak bilirdik. Gitgide bu hastalığın seviyeyi düşürüp standardı yükselttiğinin farkına vardım. Bu derin saptamayı yaptıktan sonra şu klişe sözü söylemeden edemeyeceğim. 'Gençlik bu haldeyse yaşlılar ne yapsın?' Galiba halimiz harap...Neyse Allah büyük. Bir çaresi bulunur elbet diyerek ümit dağıtmak ne kadar yerinde olur bilemedim bu konuda muallakta kaldığım için geçiyorum. Konuşurken yanlış söylediğimiz bir şeyin de sonradan farkına varıp düzeltme çabaları da gayet komiktir ayrıca. Son örneğimi de bu konuda vererek sözümü bitiriyorum... ( Şimdi Demirel'in konuşma tarzını göz önüne getirmeniz yerinde bir hatırlama olacaktır...)

   Sayın Cumhurbaşkanımız Süleyman Demirel'in sair bir tarihte düzenlediği bir basın toplantısından. ..

-Ege bir Yunan golü deeldir.
-Ege bir Türk golü de deeldir.
-Binaenaleyhh Ege bir gol deeldir..

7 Mayıs 2013 Salı

On 19:16 by tansel uğur   2 comments
    Bir Justin Bieber'dır geldi geçti. Açıkçası geçerken derin izler bıraktı bende. Galiba da zaten geçerken uğradı zannımca. Ne kadar da meraklısı varmış memlekette hayret! Konser biletleri fahiş fiyattan aylar öncesinden tükenmiş. Ah şu ergenlik... İnsan hayatının en önemli evresidir ergenlik. Kişilik tam oturacaktır da nereye oturacağını bilemez hani...Artık boş bulduğu bir yere... Neyse dönelim Justin'e : video paylaşım sitesi youtube'a koymuş olduğu videolarla şöhretin kapısını aralamış. Aralamakla kalmamış bodozloma bir vaziyette palas pandıras dalmış içeri belli ki. Galiba en büyük problemi de buradan kaynaklanıyor bu zibidinin. İnsan olmanın hazzına varamadan paranın ve şöhretin kucağına atmış kendini. Arkasına da almış Orta Doğu'nun gafil ve şeytani amcalarını ( arayan bulur ) çıkıp oturmuş piramidin en tepesineee...


   Hikayemiz böyle başlamış olsun. Piramidin tepesindeki Justin'imiz daha gözlerini açamadan Piramidin gözünü oluşturan yıldızlardan olmuş. Bu yıldızın siyon yıldızı olduğunun da biraz geç de olsa farkına varmış. Önce bir tedirginlik sarmış Justin'i tırım tırım tırsmış bizimkisi. Sonra Orta Doğu'daki amcaları gel evlat anlatacaklarım var demiş. Oturtmuş kucağına başlamış anlatmayaaa... Hikaye bu ya, gerçeklerle bağlantısı olmamasından mütevellid devam edeyim. Bu amcalar 'Bak Justin demiş, biz yüzyıllardır yeni dünya düzeni için uğraşıyoruz. Artık vakti geldi' demişşş. Justin önce anlamamış. 'Ne diyorsunuz çocuğum ben anlamıyorum anlattıklarınızı' demiş. Orta Doğu'lu amcaları sert bir şekilde 'Justiiiiinnn Justiinn sen istesen de istemesen de JUST İN TİME' demiş. Her şöhret olmak isteyen gibi piramidin önüne kırmızı halıyı sermişler. Vermişler narkozu MTV ile. Bünyesi de zayıf olan Bieber biber gazına maruz kalan göstericiler gibi afallamış ve basmış isyanı. Basmış basmasına da güçsüz düşüp sızmış baphomet'in önünde. Sarhoşluğun etkisiyle de benimsemiş bu BÜYÜleyici dünyayı ve her şeyi. İnsanlıktan da nasibini almaya fırsat bulamış haliyle...
 
   Hikaye burada asılı kalsın dönelim hayata. Bu Kanada çıkartması, Amerikan şımartması zibidi, geçtiğimiz günlerde ülkemize geldi. Gelmez olaydı... Aşığı olan binlerce kızımız akın etti. Bunun neresini dinliyorlar diye de hayranlarına saygısızlık etmek istemem açıkçası. Geçtim bunu da. Gelişiyse ayrı rezaletti ayrıca. Sen kimsin ki hava alanında kontrolü reddedip geçip gidiyorsun? Bi de üstüne üstlük arabasına binip Türk Polisini ayağına çağırmış beyimiz. Şöhretin batsın rezil herif. Bu konuda istediğim kadar lafı giydiririm kimse tutamaz beni. Bir de kızlarımızın sitemi yok mu? Ya Castiiiin de castiin, castiiin de castin diye bağırıp bi 'Hi' bile demedi diye hüngür hüngür ağlayanlar... Oh olsun dedim, müstehak size. Bundan yıllar sonra bu halinizi hatırlayınca suratınızın ne hale geleceğini görür gibiyim. Ergenlik gelip geçici bir şey. Bir de gelip geçmeyenler var. Allah korusun. Ben ergenliğimde Shaggy, Usher, 50 Cent, G-unit, Tizziano Ferro, Shakira ve Eminem gibi isimler dinlerdim. Daha doğrusu jenerasyon olarak biz demeliyim. Hala da dinlerim zevkle, ama yeniler ufff... Ha bu arada umarım Türkiye'den giderken attığı tweeti silmeden okumuşsunuzdur. Ya da ben söyliyim : 'Türk kızları kokuyor' . Takdir sizin... Şahsen ben olsam 12 padişahın kızı da olsa def ederdim. Ama genel olarak ilişkilerde 4S kuralını benimseyen bir milletin bunu yapacağından emin değilim. Neyse sürç-ü fikir eyledim affola... Kalın sağlıcakla...